Haruki Murakami’nin son romanı yazarın uzun bir aradan sonra yazdığı etkileyici bir eser. Murakami'nin karakteristik büyülü gerçekçilik evreninde geçen bu roman, yine yalnız, kendini arayan ve hayatın anlamını sorgulayan bir ana karakter etrafında şekilleniyor. Ancak bu kez, geçmişin gölgeleri ve belirsiz bir şehrin sırlarıyla dolu daha karanlık ve distopik bir atmosferde ilerliyor…
Yani ilk bölüm hayli fantastik…
Murakami’nin romanlarında sıklıkla karşılaştığımız ortak karakter özellikleri vardır:
Sessiz, içine kapanık, caz ve klasik müzikle içli dışlı, geçmişte kaybettiği biriyle hesaplaşan erkek karakterler. Evet, tamda bu bu kitabındada böyle bir anlatıcımız var ve erkek. Şaşırdık mı? Elbette hayır…
Kitap bu açıdan Murakaminin klasik anlatı yapısına oldukça sadık. İsimsiz anlatıcımız gençlik döneminde mistik bir şehirde tanıştığı gizemli bir kıza duyduğu bağlılık nedeniyle bir ömür boyu bir içsel boşluğun izini sürüyor. Kitabın ilk bölümü bu gizemli duvarlarla çevrili daha da gizeml şehirde başlıyor. Lafı dolandırmadan söyleyeyim;kitap bu şehirde içinde kitap olmayan, insanların gölgesiz olduğu bu şehirde devam etseydi yarım bıraktığım ilk Murakami olarak tarihe geçerdi
Bundan sonra ise bir şekilde asıl dünyaya ışınlanıyoruz. Bu sefer içinde kitap olan bir kütüphaneye geçiyoruz Zamanla bu şehir (belirsiz olan fantastik şehir) ile kendi benliği arasında bir bağ olduğunu keşfediyor derken kitabı noktasına virgülüne anlatmayalım. Dediğim gibi anlatıcımız isimsiz, kitaplara düşkün, sessiz bir adam. En sevdiğimden bundan sonra gelsin karşılıklı nazik konuşmalar, tabi gizemden, gerçeküstünden ayrılmadan araya yemek tarifleri, müzikler falan sıkıştırmalar vs vs…
Sonuçta kayıkçı; kurguda radikal bir sapma yok. Murakaminin alametifarikası olan gerçeküstü unsurlar,