Bir aralık cebimde kibrit kutusu olduğu aklıma geldi. Hemen çıkarıp bir tanesini yaktım. Gördüğüm manzara o kadar tuhaftı ki elimde olmadan uzun kahkahalar salıvererek, kahkahaların şiddetinden iki tarafa yuvarlanıyordum. Babam olduğunu iddia eden herifin, analığımın, amcalarımın, dayılarımın gözleri yerinde bildiğimiz göz değil birer arpacık soğanı yahut buna benzer bir şey vardı, yani bu biçarelerin tümü beş duyunun en yüksek ve olmazsa olmazı olan görmeden, gözden mahrumdu. Ben kahkahayı salıverir salıvermez odadaki halkın aldığı manzara o kadar beklenmedik ve gayr-i makuldü ki kahkahalarımı kesmek şöyle dursun, bence bu gülüş rahatsızlığa sebep olacak bir sinir krizi şeklini aldı. Babalık, analık ve diğerleri dörder ayaklı olmuş, olanca kuvvetleriyle zıplamaya başlamışlardı. Bir müddet böylece zıpladıktan sonra evvela babalığım yanıma geldi, elimi tuttu, öptü:
Ey Beyaz İfrit'in Sarı Şeytanı! Saltanat sana mübarek olsun! Bin senedir cümle âlem seni bekliyordu. Nihayet büyük bir mucize olarak güya benim soyumdan dünyaya geldin. Bin senedir beklediğimiz sesi çıkardın. Şimdi bütün Kızıl Şeytanlara haber vereyim, gelip elini öpsünler, her yere haber göndersinler! dedi.
Bulduğum zeytinyağıyla bir kandil hazırladıktan sonra biraz yemek yemeye niyet ettim. İşte o sırada memleketin padişahı, vezirleri, âlimleri evimize doldu. Hepsi bana şu garip "Beyaz İfrit'in Sarı Şeytanı Hazretleri" unvanını vererek haddinden fazla hürmet etmekteydi. Sokaklarda tellallar dolaşarak Sarı Şeytan'ın ortaya çıkışını ahaliye müjdeliyordu. Benim için memleketin en büyük ve süslü saraylarından birini tahsis ettiler, yüzlerce hizmetkâr hizmetime verildi. Ben yavaş yavaş bu garip halkı incelemeye koyuldum. Bunlar tam manasıyla kör değildi. Işık denilen esîrî titreşimleri bizdeki etki biçimiyle