Yazıyla insan hayatı arasındaki garip ilişkiyi düşündüm. Yazı doğal bir şey değildi. İcat edilmişti, yani doğamızda yoktu. Bu yüzden uçmaktan nasıl korkuyorsak yazıdan da korkuyorduk. Claudy Levi Strauss insanlığın gerilemesini yazının icadına bağlarken haklı mıydı yoksa?
Niye hiçbir sokağın, caddenin, meydanın, köyün adı aynı kalmıyor, sürekli değiştiriliyordu acaba? Tarihten kaçmak için mi? Her şeye sıfırdan başlamak için mi?
Toplum olarak, sessiz bir sözleşmeyle susma kararı alınmış, yaşananlar genç kuşaklara aktarılmamıştı. Bu iyi miydi kötü müydü bilemiyorum. Hiç kimseye düşman olmadan yetiştirilmiştik. Bu işin iyi tarafıydı ama birde geçmişimiz konusundaki korkunç cehaletimiz vardı.
Ölüm korkusu ile insanın kendini gerçekleştirme derecesi arasında bir korelasyon vardır. Kişi hayatını ne kadar yaşanmamış hissederse ölüm korkusu da o kadar büyük olur.