Günlerin nasıl hem uzun hem bu kadar kısa olduğunu anlamamıştım. Yaşaması uzundu elbette, fakat o kadar genişlemişlerdi ki sonunda iç içe geçiyorlardı. Adlarını yitiriyorlardı. Benim için içi boşalmadan anlamını koruyan yalnız dün ve yarın sözcükleriydi.
Ne olursa olsun hiçbir şeyi fazla abartmamak lazım,bunu yapmak bana başkalarına olduğundan daha kolay geliyor. Yine de tutukluluğumun başlarında, en zoru, özgür insanlar gibi düşünmekti. Mesela kumsalda olmayı ve denize doğru yürümeyi arzuluyordum. Tabanlarımın altında ilk dalgaların sesini, vücudumun suya girişini ve bunun bana verdiği rahatlamayı hayal edince, birdenbire hücremin duvarlarının üzerime üzerime geldiğini hissediyordum. Ancak bu birkaç ay sürdü. Sonrasında sadece mahkumlar gibi düşünmeye başladım. Avluda yaptığım günlük yürüyüşü ya da avukatımın ziyaretini bekler olmuştum. Zamanımın geri kalanında gayet idare ediyordum. O zaman sık sık beni kuru bir ağacın kavuğunda, başımın üzerindeki çiçekli gökyüzüne başka bir meşgalem olmadan yaşamaya zorlasalar buna da usul usul alışır, yaşar giderim diye düşünüyordum. Nasıl ki burada avukatımın tuhaf kravatlarını görmeyi bekliyorsam, başka bir alemde de Marie'yi kucaklayıp sımsıkı sarılmak için cumartesileri sabırla beklemişsem, kuşların geçişini ya da bulutların gökte karşılaşmalarını da öyle beklerdim. Oysa şöyle bir düşününce, kuru bir ağaç kavuğunda yaşamıyordum. Benden daha acınacak durumda olanlar vardı. Annenin düşüncesiydi bu; insan eninde sonunda her şeye alışır,diye tekrarlar dururdu sık sık.
Artık yalnızca güneşin alnımda zonklayışını hissediyor, hala karşımda duran bıçağın ışıktan kılıcını belli belirsiz görüyordum. O kızgın ışık kılıcı kirpiklerimi kemiriyor, acıyan gözlerimi oyuyordu. İşte o an her şey sallandı. Denizden şiddetli ve yakıcı bir soluk geldi. Gökyüzü ateş yağdırmak için boydan boya yarılıyordu sanki. Tüm bedenim baştan ayağa gerildi, tabancayı tutan elim kasıldı. Tetik düştü, kabzanın cilalı karnına dokundum;ve işte her şey o anda, hem tok hem sağır edici o sesin içinde başladı. Teri ve güneşi silip attım. Günün dengesini, üzerinde mutlu olduğum kumsalın olağanüstü sessizliğini bozduğumu anladım. Bunun üzerine, kurşunların iz bırakmadan saplandığı hareketsiz bedene dört el daha ateş ettim. Felaketin kapısını kısa kısa dört kez tıklatmıştım sanki.
Herkes önüne bakar, ben içime bakarım:
Benim işim gücüm kendimledir. Hep kendimi seyreder, kendimi yoklar, kendimi tadarım. Herkes kendinden başka şeylerin peşindedir; hep kendinin ötesine gitme sevdasındadır. Bense kendi içimde yuvarlanıp giderim.