Hayat var oldukça her şey zıttı ile anlaşılmaya devam edecektir. Ölümsüz hayat olmayacağı gibi kin olmadan da sevgi olmayacaktır. Büyük beşeri hamleler yapmak, milli ülküler ardında mı koşmak istiyorsunuz, sevginin yanına mutlaka nefreti de koyacaksınız. Türklerin milli mefkûresinden mi bahsediyorsunuz? "Türk'e sevgi"nin yanına "Moskova kin"i de yerleştirmeye mecbursunuz.Türk'ü sevmek demenin Moskof'a düşmanlık demek olduğunu, Türklüğe tapmanın içinde Moskof'a kinin mündemiç bulunduğunu bilmek için derin bilgiye ve tefekküre lüzum yoktur. Tarihe ve
haritaya bakmak kafidir.
Demokrasi sadece beş yılda bir sandığa gitmekten ibaretse, elbette ortaya çıkan şey halkın egemenliği değil, sınıflar arası güç dengesinin sandıktaki yansıması olur. Parti merkezlerinin belirlediği adaylara oy vermek temsil krizini derinleştiriyor, bu doğru. Meclis çoğu zaman sermaye sınıfının etkisinden bağımsız değil, bu da doğru. Ama mesele yalnızca “kandırılıyoruz” demekle bitmiyor. Eğer milletvekilleri kendi sınıfsal çıkarlarını koruyorsa, emekçi sınıfların da kendi çıkarları doğrultusunda örgütlenmesi gerekiyor. Demokrasi hazır verilen bir şey değil, mücadeleyle genişletilen bir alan. Sandık tek başına çözüm değil ama tamamen anlamsız da değil. Asıl sorun, oy verdikten sonra siyaseti bırakmamız ve denetimi terk etmemiz. Gerçek sınıf bilinci, sadece sistemi teşhir etmek değil, aynı zamanda alternatif bir siyasal ve toplumsal örgütlenme iradesi ortaya koymaktır. Aksi halde eleştiri haklı olsa bile özneyi pasifleştirir. Demokrasi ya genişletilir ya da daraltılır, bu da örgütlü toplumun gücüne bağlıdır.
Komünistlere neden hâlâ “dinsiz” ya da “imansız” deniyor, bunu gerçekten sakin kafayla düşündüğümüzde işin teolojiyle pek alakası olmadığını fark ediyoruz. Bu daha çok bir güç meselesi. Bir düzen meselesi. Hatta daha net söyleyeyim: bir mülkiyet meselesi.
Karl Marx’ın o meşhur “din halkın afyonudur” sözü sürekli dolaşımda ama öncesi pek söylenmez. Marx dine söver gibi okunur ama aslında yaptığı şey analizdir. “Ezilen insanın iç çekişidir” der din için. Yani dini, acının içinden doğan bir şey olarak tarif eder. Fakat aynı zamanda o acıyı üreten düzeni görünmez kılabileceğini söyler. Bu tespit rahatsız edicidir çünkü dini sadece bireysel inanç alanı olarak değil, toplumsal işlevi olan bir yapı olarak ele alır.
Burada iş mülkiyete geliyor. John Locke mülkiyeti doğal hak ilan ederken modern liberal düzenin temelini atıyordu. Ama “doğal” denilen şey gerçekten doğal mı? Tarih boyunca toprak nasıl dağıtıldı, sermaye nasıl birikti, kim hangi koşulda zenginleşti… Bunları konuşmadan mülkiyeti kutsal ilan etmek biraz acelecilik değil mi? Komünizmin asıl rahatsız edici tarafı Tanrı’yı sorgulaması değil; mülkiyetin kutsallığını sorgulaması. Ve bu sorgu, özellikle din ile toplumsal hiyerarşinin iç içe geçtiği toplumlarda tehdit gibi algılanıyor.
Türkiye’de mesele zaten uzun süre iman üzerinden yürütüldü. Türkiye Soğuk Savaş boyunca Batı blokunda yer aldı. Sovyetler Birliği örneği sürekli “bakın din yasaklandı” diye anlatıldı. Cuma hutbelerinde komünizm işlendi. Sağ siyaset bunu güçlü bir mobilizasyon aracına çevirdi. Böylece sınıf konuşulmadı, iman konuşuldu. Gelir dağılımı konuşulmadı, değerler konuşuldu.
Şimdi komik olan şu: Birine komünizmden bahsediyorsun, hemen “ben milliyetçiliğimden vazgeçmem” diyor. Ne alaka gerçekten? Komünizm sana kimliğini bırak demiyor ki. Sana diyor ki,