Asılacak Kadın, bir kadının işlediği iddia edilen suçtan çok, onu bu suça sürükleyen düzenin romanıdır. Pınar Kür, okuru bir adalet arayışına değil, bir yargılama mekanizmasının iç yüzüne davet eder. Bu mekanizma yalnızca hukuki değildir; ahlaki, toplumsal ve cinsiyetlidir.
Roman boyunca Melek’in suçuna dair kesin bir “gerçek” sunulmaz. Bunun yerine, erkek bakışının kendinden emin anlatılarıyla kuşatılırız. Yargıç
Faik İrfan ve diğer erkek figürler, Melek hakkında neredeyse hiç tereddüt etmeden konuşur. Bu kesinlik, adaletin değil, vicdan rahatlatmanın kesinliğidir. Çünkü tereddüt etmek, insanı sorumluluğa yaklaştırır.
Melek’in kendini savunmaması ilk bakışta bir eksiklik gibi algılanabilir. Oysa roman ilerledikçe bu suskunluk, bireysel bir zayıflık olmaktan çıkar; öğrenilmiş bir varoluş biçimine dönüşür. Sevilmemiş, korunmamış, hatta annesi tarafından bile duygusal olarak terk edilmiş bir kadın için konuşmak bir hak değil, boşuna bir çabadır. Melek sevgiyi bilmez; dolayısıyla sınırı, rızayı, kendini tanımayı da bilemez. Roman, bu bilmeme hâlini suç değil, sonuç olarak kurar.
Faik İrfan’ın düşünceleri özellikle rahatsız edicidir çünkü uçta değil, tanıdıktır. Kadını ya kutsal anne ya da ahlaksız beden olarak gören bu zihniyet, cinselliği bir seçim gibi sunarak şiddeti meşrulaştırır. “Seçtiyse katlanır” düşüncesi, bireysel özgürlük kılıfı altında işlenen kolektif bir zulmün dilidir. Pınar Kür’ün cesareti, bu dili yumuşatmadan, açıklamadan, okuru rahatlatmadan vermesinde yatar.
Romanın en çarpıcı bölümü Melek’in kendi ağzından anlattıklarıdır. Bu anlatı dramatik değildir; aksine son derece sade ve soğuktur. Tam da bu yüzden sarsıcıdır. İlk kez kadın konuşur ama artık çok geçtir. Çünkü bu düzende kadının sesi, yalnızca karar verildikten sonra duyulabilir. Anlatmak,