Umutları pohpohlayan bir şiir yazmak tercihim değildi ve umutsuz şiirler yazmak da ancak yıkılmış bir insanın eseri olabilirdi. Benimki, umudun nerede olduğunu düşündüren şiir olsun isterdim.
Ama şiire bakıp birtakım senaryolar uydurulduğu söyleniyor ki bunların çoğu asıl ve esastan mahrumdur şüphesiz. Şiire bakıp tümünü hayatın bir fotoğrafı gibi düşünmek, şiiri hiç anlamamak demektir.
Monna Rosa benim yaptığım açıklamalara rağmen farklı hikâyeler ilave edilerek dilden dile dolaştı, bugüne kadar varlığını sürdürdü.
Kan Kalesi şiirimi 1966 yılında yazdığım zaman Hz. Ali'nin cenginde gibi hissediyordum kendimi. Hayat benim için dokunulur, hissedilir olmalıydı. Bütün cephelerde savaş veriyordum. Osmanlıca öğrenmeliydim, Fransızcayı çalışmalıydım aynı zamanı fizik bilmeli, tarih de okumalıydım. Kendi başıma bir şeyler başarmayı aklıma koymuştum. Eğer kendi başıma başaramazsam, başkalarıyla birlikte de işe yaramayacaktım ve kendime sıklıkla şunu söylerdim. "Bir şeyi senden iyi yapan olmamalı. Onu başar."
"Maliyeti düşük olduğu için şiire başladıysam onu en yüksek maliyetle elde edebilmeliydim. Gündelik hayat şiiri öldürüyorsa şiir de gündelik hayatı öldürmeliydi." (İsmet Özel bölümünden)