Cihangir

Cihangir
@Ciiihangir
Belief clings, but faith lets go. -Alan Watts
Akademisyen
Mekatronik Mühendisliği YL
İstanbul
Kütahya
28 okur puanı
Mart 2018 tarihinde katıldı
Özgün Bilim Kurgu Evreni
10/10
·600 syf.··
Beğendi
·
2026 2. kitabı
·
22 günde okudu
·
Okunma: 31 Ocak 2026 15:40
Gerçekten harika anlatılmış oldukça merak uyandırıcı bir evren, henüz üçlemenin iki kitabını okudum. İlk kitabı da çok beğenmiştim fakat Karanlık Orman beklentilerimi aştı. Bilim kurgu türü ile ilgiliyseniz kesinlikle önereceğim bir evren oldu. Bilim kurguyu çok seviyorum, bu türde birçok eser tükettiğim için artık eserlerin özgün olmadığını, birbirlerini tekrarladıklarını görüyorum. Artık çok nadir özgün fikirleri olan bilim kurgu evrenleri bulabiliyorum. Bu kitap kesinlikle bunlardan biri oldu. Bir şeye de değinmeden edemeyeceğim. Yazarın bir suçu yok tabi ama; bu çevirme işini bu kadar kötü yapan bir kitap ben gerçekten görmedim. Kitabın ilk 500 sayfasında çok gözüme takılmıyordu, fakat daha sonra artık çevirmen iyice kolaya kaçmış, özensizleşmiş. Sanki kitabı yetiştireceğiz diye son gün çevirmişler gibi olmuş. Benim okuduğum kitap İthaki yayınlarının 10. baskısıydı, Çevirmen: Zeynep Özmeral Okumayı planlayanlara sadece bir önerim var. Kitabın orijinal dili Çince olduğu gibi, olay örgüsünün çok büyük bir kısmı da Çince isimlerin etrafında kurulmuş. Biz Türklerin çok aklında kalacak türden isimler değil. Örneğin; Luo Ji, Ding Yi, Ye Wenjie, Shi Qiang gibi isimler var. Bazen okurken bu adam kimdi diye kaybolabiliyorsunuz. Bu nedenle kitabın önüne arkasına, göze çarpan isimleri yazıp, size hatırlatacak şekilde kim olduklarını kısaca yazabilirsiniz. Unuttuğunuz zaman dönüp bakmanız çok yardımcı oluyor. Belli bir süre sonra da dönüp bakmaya ihtiyacınız olmuyor, o yüzden bu sizi endişelendirmesin. İyi okumalar diliyorum.
Karanlık OrmanCixin Liu · İthaki Yayınları · 2019997 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
7/10
·125 syf.··
2022 1. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 07 Şubat 2022 14:43
Çimen Türküsü, gördüğüm kadarıyla Truman Capote'nin diğerlerine göre daha az bilinen bir kitabı. Ben de Çimen Türküsü'nü, içinden bir alıntı görüp okumaya karar vermiştim. Genel anlamıyla kitabı çok çok beğendiğimi söyleyemem. Fakat Capote'nin hikayenin aralarına sakladığı, romanındaki karakterlerinin diyalogları aracılığıyla okurla paylaştığı birkaç yorumu var ki, benim zihnimde uzun süre yerini koruyacaktır. Bu yorumların da çoğu sevgi ve sevmek ile ilgili. Sadece sayfa aralarından bulup çektiğim bu birkaç yorumu için bile Çimen Türküsü ile iyi ki karşılaşmışım diyorum. Sevmenin ne kadar emek istediğini, sevmenin aslında bir sevmeler dizisi olduğunu, küçük şeyleri sevemeden bir insanı sevmeye de onun sevgisine de layık olamayacağımızı unutuyoruz. Çünkü küçük şeyleri dahi sevemeyen ve takdir edemeyen kişi, ilişkilerdeki önceliğin, kutsallığın sevmek olduğunu bilemez ve sadece sevilmeyi hayvani bir içgüdü ile arzular. Kitaptan bir alıntıyı da incelememin sonuna koyuyorum; "Sevmekten bahsediyoruz" dedi. "Bir yaprak, bir avuç tohum... İlk önce bunlarla başlayın. Sevmek nedir biraz öğrenin. Önce bir yaprağı, yağmurun yağışını, sonra bir tek yaprağın size neler öğrettiğini, yağmurun içinizde neler yarattığını duyup anlayabilecek bir insan sevin. Kolay iş değil, biliyorum. Belki bir ömür boyunca sürer. Benim de öyle oldu zaten, ama gene de istediğime erişemedim, sadece istediğimin ne kadar gerçek olduğunu biliyorum: tabiatın bir hayat dizisi olduğu gibi, sevmenin de bir sevgi dizisi olduğunu anladım."
Çimen TürküsüTruman Capote · Sel Yayıncılık · 2017327 okunma
İki Kitap, İki Camus
7/10
·152 syf.··
2022 2. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 10 Şubat 2022 17:52
Kitabın diğer incelemelerinde kitabın pek beğenilmediğini görüyorum ve sanırım kısmen hak da veriyorum. Fakat bence bu kitabı Albert Camus'nün kendi ruhsal gelişiminin bir aşaması olarak görmek gerekiyor. Ne demek istediğimi ve nedenini anlatacağım. Ben kitabı beğendim fakat Albert Camus'nün diğer eserlerindeki gibi kendimi kitaba ait hissedemedim. Camus'nün diğer eserlerindeki gibi kitaptaki betimlemelerin, diyalogların ve karakterlerin düşüncelerinin içine ustaca serpiştirilmiş felsefeyi yine hissediyorsunuz (ki sanırım Camus'ye hayranlığımın bir sebebi de budur). Fakat yine de kendimi kitaba ait hissedemedim. Sanırım Mersault'ün bencil yaşantısına, bir insanı tüm kalbiyle değil de gündelik arzularıyla sevmesine ve işlediği o büyük günaha rağmen mutlu olabildiği fikrine katılamadığım için kendimi kitapta hissedemedim. Kendini ölüm döşeğinde, yanında yüzüne dahi kendisini tüm kalbiyle sevmediğini söylediği kadınla ve aklında hayatını aldığı adamın hatırasıyla bulan bir adam nasıl olur da mutlu bir hayat yaşadığını düşünebilir, ben bu fikre katılmıyorum. Bu nedenle de kitabı tümüyle sevemedim, benimseyemedim. Açıkçası Albert Camus'nün de bu fikre katılacağını zannetmiyorum. Bu yüzden de kitap okurken kafamı çok karıştırdı. Albert Camus'nün bir "Düşüş" kitabına bakıyorum bir de bu kitabına, sanki iki Camus farklı insanlar gibi geliyor. Sonra aklıma geldi, Albert Camus bu kitaba 1930 yılında başlıyor, yani henüz 16 yaşındayken :).1938 yılında ise kitaba son dokunuşlarını yaptığı söyleniyor. Düşüş'ü ise 1956 yılında yayımlıyor yani 42 yaşında. Bu yüzden iki Camus farklı hissettiriyor, 16 yaşındaki bir çocuğun 42 yaşındaki haliyle farklı düşüncelerde olabileceğini düşünmek mantıklı olsa gerek. Hatta ilginç bir bilgi daha; Albert Camus hayatı boyunca Mutlu Ölüm'ü
Mutlu ÖlümAlbert Camus · Can Yayınları · 20166,2bin okunma
9/10
·170 syf.··
Beğendi
·
2020 7. kitabı
·
99 günde okudu
·
Okunma: 14 Kasım 2020 15:39
Viktor Frank 2. Dünya Savaşında Auschwitz toplama kampına düşmüş bir esirdir. Bir nörolog ve psikiyatr olan Viktor Frankl kendi yaşamını devam ettirme çabasındayken aynı zamanda diğer esirleri de inceleyebilmiştir. Şüphesiz toplama kampını, bir esir olarak tecrübe eden ve hayatta kalabilmiş bir psikiyatrın tahlilleri çok ilginç olacaktır. Kitapta, Viktor Frankl, kendi yaşanmışlıklarından doneler de kullanarak kendi teorisi olan “Logoterapi”yi okuyucuyla tanıştırıyor. Öncelikle logoterapiden bahsedeyim. Logoterapinin de psikanalizin de ilgi alanı temel olarak nevrozların yapısını anlamak ve onları iyileştirmektir. Freud’un psikanaliz teorisi, nevrozların kökenini bilinçdışı güdülerin çatışmasında aramaktadır. Psikanaliz, hastanın geçmişine gider ve geçmişte nevroza neden olan çatışmanın kaynağını bulmaya çalışır ve nevrozu iyileştirmeyi hedefler. Logoterapi ise nevroz türleri arasında ayrım yapar ve bazı nevroz çeşitlerinin (noöjenik nevrozlar) ancak acı çeken kişinin, varoluşunda bir anlam ve sorumluluk duygusu bulmasıyla iyileştirilebileceğine inanır. Psikanaliz, noöjenik(ruh ile ilgili değil zihinsel olan) nevrozların iyileştirilmesini sağlayamaz. Bu noöjenik nevrozlar “anlam isteminin” engellenmesinden doğar, tıpkı Freud’un nevrozlarının cinsel yaşamdaki engelleme nedeniyle doğması gibi. 21. yüzyılın kronik hastalığı; insanların, hayatın anlamsız olduğu fikrine kapılışıdır. Kendimizi; çoğu zaman kendimize, “Hayatımın anlamı ne, ben neden yaşıyorum ki? “ sorusunu sorarken buluyoruz. Viktor Frankl’e göre bu çatışma doğaldır. Olması gerekendir. Fakat bu anlam arayışının donuklaşması ile bu sorunun yokmuş gibi davranılması, bu durumu bir nevroza dönüştürür. Hasta hayatının anlamsız olduğu fikri içinde çırpınırken intihara kadar sürüklenir. İşte logoterapinin görevi;
İnsanın Anlam ArayışıViktor E. Frankl · Okuyan Us Yayın · 202651,2bin okunma
10/10
·104 syf.··
Beğendi
·
2020 5. kitabı
·
6 saatte okudu
·
Okunma: 23 Temmuz 2020 14:03
Son zamanlarda okuduğum en dahiyane kitap. Gerçekten, Albert Camus bir dahi olmalı. Kitabın bazı bölümlerinde tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Dipnot: Normalde incelemelerimi uzun yazmaktan çekinirim. Çünkü genelde benim incelemelerde aradığım özellik de onların kısa ve öz olmasıdır. Fakat kitabın verdiği heyecan ile bu incelemeyi kısa tutamayacağımın farkına vardım. Kitabı okumadan önce incelemelerde, Albert Camus’un burjuva ahlak anlayışını zekice alaya aldığını okumuştum. Bu, bende nedense kitapta Camus’un kendini olaylardan soyutlayarak dışarıdan alaycı bir gözle burjuva ahlak anlayışını iğnelediği ön fikrine kapılmama neden oldu. Fakat kitapta durum o kadar farklıymış, o kadar farklıymış ki… :) Daha ilk sayfalarda Camus’un kitaptaki başrol karakteri Jean Baptiste’nin diyaloglarıyla Camus’un iğneyi kendine de batırdığını anlıyorsunuz. Fakat asıl, kitapta sonlara doğru işin renginin tümüyle farklı bir boyutta olduğu açığa çıkıyor. Kitabın bir ahlak anlayışı eleştirisi olduğu fikrine katılıyorum. Fakat girişten itibaren, benim perspektifimden kitap, salt eleştiri yapmaktan ziyade ahlak felsefesinin bir problemini irdeliyor. Bu problem şudur: Bireyin; sonunda kendi çıkarlarını gütmediği, bencil olmayan iyilikler var mıdır? Başka bir deyişle, bir birey kendi yararını gözetmeksizin başkasına iyilik yapabilir mi? Genelde ilk başta duyulduğunda, “ Tabi yaaa neden olmasın canım, ben bile bazen yapıyorum bunu, kendimden biliyorum” diye cevaplanan bu soru üzerine düşünüldüğünde sorunun aslında çok tatsız, soğuk bir yüzevurum olduğu anlaşılmaktadır. Bu sorunun, bireyin yüzüne bireyin yapmış olduğu iyilikleri paçavra gibi buruşturup fırlatma gibi bir özelliği ve görevi vardır. Bu soruyu şimdilik düşünmek için çeşitli örnekler vermek gerekirse; - Birey, yaşlı bir
DüşüşAlbert Camus · Can Yayınları · 201919,2bin okunma