Sevgili Lilyum...
Zamanı nasıl kullanacağımız konusunda bile anlaşamazdık.
Sen arada uyanırdın, ben ara sıra uyurdum.
Birimizin gündüzü, ötekinin gecesiydi hep.
Ama ne garip, o karanlıkla aydınlık arasında bir yer vardı,
işte orada buluşurdu kalplerimiz.
Sıfır ortak noktadan kocaman bir aşk yaratmıştık biz —
düşünsene, hiçbir şeyimiz aynı değildi ama her şeyimiz birbirine bağlıydı.
Şimdi dönüp bakıyorum da,
biz birbirimizin eksik yanlarına tutunarak tamam olmaya çalışan iki yarım gibiydik.
Ben seni sustuğun anlarda sevdim,
sen beni susmadığım anlarda kırdın.
Birbirimizin dilini bilmeden,
birbirimizin kalbini ezberledik.
Ve belki de bu yüzden,
her şeyimiz tam geldiği anda dağıldık.
Ne zaman ne hissettiğini anlamakta hep geç kaldım.
Sen sessizliğini korudukça, ben kelimelere sığamadım.
Birbirimize doğru yürürken bile ters yönlere giden iki yol gibiydik.
Belki de aşkın en büyük yanılgısı buydu:
her şeyin sonsuza dek süreceğine inanmak.
Oysa bazı sevgiler, sonsuzluğa değil, sadece “bir an”a sığar.
Biz o anı yaşadık Lilyum, hem de bütün ömrümüzü yakacak kadar derin.
Güzel laflar etmediğimden şikâyet ederdin ya hep,
şimdi anlıyorum, ben o lafları sen yanımdayken değil,
sensizliğin ortasında biriken acımla öğrenmişim.