Sennur Sezer

Sennur Sezer

YazarDerleyenÇevirmen
7.3/10
63 Kişi
·
195
Okunma
·
25
Beğeni
·
2.907
Gösterim
Adı:
Sennur Sezer
Unvan:
Şair, Yazar, Derlemeci, Çevirmen
Doğum:
Eskişehir, Türkiye, 12 Haziran 1943
Ölüm:
7 Ekim 2015
İlkokula Eskişehir’de ikinci sınıftan başladı, Kasımpaşa Karma Ortaokulu’nda tamamladı. İstanbul Kız Lisesi'nde öğrenimini yarıda bırakıp, Taşkızak Tersanesi’nde ikmal ve muhasebe memuru oldu. Daha sonra Varlık Yayınevi'nde düzeltici olarak çalıştı. 1969-1975 yılları arasında Cumhuriyet ve Vatan gazetelerinde resim sergileri, ressamlar ve yazarlar ile ilgili yazılar, TRT’ye radyo oyunları yazdı. Arkın Yayınevi’nin ansiklopedilerinde redaktör ve metin yazarı olarak görev aldı. Yapı Kredi Bankası Sanat Dünyası dergisi, Asa Ajansı, Gelişim Ansiklopedisi ve Görsel Yayınlar da emekli olana kadar çalıştı. 1999 yılında kısa süre TYS genel sekreterliği yaptı. 1983’te emekli olduktan sonra serbest yazar olarak çalışmalarını sürdürüyor. Öykücü Adnan Özyalçıner ile evli.

İlk şiiri Sanat Dünyası dergisinde 1958’de, ilk şiir kitabı Gecekondu, 1964’te yayımlandı. Şiir ve yazıları Varlık, Yeditepe, Hürriyet Gösteri, Yazko Edebiyat, Hürriyet Gazetesi Avrupa baskısı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki, Elele, Beaute dergi ve gazetelerde yayımlandı. Günümüzde ise çalışmalarını, Evrensel ve Cumhuriyet gazetesi ile Radikal Kitap, Varlık, Evrensel Kültür dergilerinde yayımlıyor. Doğan Hızlan, “Kimi yazarlar kadın duyarlığı sözünün üstüne basa basa yazılmasına karşıdırlar. Sezer onlardan değil, kadın duyarlığının, kargaşa içinde yaşayan bir toplumda kadın olmanın sorumluğunun şiirini yazıyor” diye yazdı.

Çalışmalarını başta Günlük Evrensel ve Evrensel Kültür olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde yazarak, belgesel anlatılar hazırlayarak sürdürdü.
— Uyanıp gecenin bir yerinde
karanlığı dinlemek?
— Sevdadandır

— Dalıp gitmek yıldızların kımıltısına
Yüreği bölmesi türkülerin?
— Sevdadandır
Ben melamet hırkasını kendim giydim elim ile
Âr ü namus şişesini taşa çaldım kime be
Gâh çıkarım gökyüzüne seyr ederim âlemi
Gâh inerim yeryüzüne seyr eder âlem beni
Nesimî’ye söylemişler yârin ile hoş musun
Hoş olayım olmayayım o yâr benim kime ne.
Gâh giderim medreseye ders okurum Hak için
Gâh giderim meyhaneye dem çekerim kime ne

Sofular secde ederler mescidin mihrâbına
Dost eşiğidir benim secdegâhım kime ne
Ateşle sınarlar acıyla
Yalvaçlar gibi sınar zaman
Ozanı

Sınanan yüreğimizdir
Bizim adımıza da
Dayan
Sürdür türkülerini
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Saltanat didükleri ancak cihan gavgasıdur
Olmaya baht ü se’adet dünyede Vahdet gibi
İncelemedeki şiir bu günün anısına, erkek olmak nedir bilmeyen erkeklere armağan olsun.

Kadınlar gününde bir kadın şair Sennur Sezer i seçmiş olmam elbette ki tesadüf değil. Özenle seçtim. Ben kadınlar gününü şahsen sevgililer gününe benzetilmesinden pek hoşnut değilim. "Ayyy sevgilim bana kadınlar gününde pırlanta yüzük aldı" demek değildir kadınlar günü. Zaten erkeğin erkek olduğu yerde kadınlar gününe gerek olmadığı düşüncesindeyim.

Kadınlar gününün asıl amacı emekçi kadınlar günü olduğundan önemli kadın şairlerimizden en emekçisi, en direnişçisi olan kadın isminin hakkını hakkıyla verebilmiş ve ayrıca Nazım Hikmet Ran , Ahmed Arif Enver Gökçe , gibi siyasi kimliğini edebiyat kimliğiyle yürütebilen bir isim Sennur Sezer

Kadın şair olmak gerçekten zordur bu nedenle sayıları çok azdır. Nedenine gelince kadınlar duygularını dışa yansıtmayı çok iyi bilirler. Sanırım içlerinde bırakacak duygu kalmadığından ötürü şiirde her bir kadın başarılı olamıyor. Bu sebeple var olan kadın şairlerin en ünlü erkek şairlerden daha iyi oldukları kanaatindeyim. Çünkü gerçekten zor bir şey başarıyorlar. Ve Sennur Sezer şiirlerinde gözleriyle kucaklıyor bizi ve bastırıyor yüreğini mısraların en dibine.



Sen ki övünürsün kadınlara egemenliğinle
Söyle
Nedir el değmemişlik ve ne zaman biter
Ve neden daha kolay bir fahişeyi şaşırtmak
Yaşlı bir bakireyi hoşnut etmekten
Söyle
Nasıl altedilir el değmemişlik
O ulaşılmaz noktada
Yeniden yeniden ürerken

Sen ki övünürsün
Gövden ve sertliğinle
Bir bulutu ele geçirdin mi
Ve gökkuşağını doladın mı beline...
Söyle
Bir kızı nasıl ayırırsın bir anadan
Göğüslerine dokunmadan

Gövdenden kurtulmaktır sevişmek
Düşlerinden sıyrılmak
Yeni bir etle kuşanmak yaşamayı
Ellerini kamaştırır etin
Eğilirsin
Ve bezgin boşalırsın yatağına
Kendine kapalı ırmak

Sen ki övünürsün kadınlara egemenliğinle
Usanmadın mı sarılmaktan gölgene
Söyle.

Yanılıyorsunuz sayın şair yanılıyorsunuz
Söz konusu kadınlar olduğunda
Diyelim çok seviyorsunuz, seviliyorsunuz
Sevdalısınız hatta
Yine de tanımıyorsunuz sevdalınızı
Sizin bildiğiniz bir iç baygınlığı
Sevda değil diyebilirim de
Neyse...
Bilmiyorsunuz çünkü
Nedir ormanla benzeştiren
Ve ayıran bir kadını

Haklısınız
Adımlayıp yıllar yılı bir sokağı
Taşlarını bilmemek olası
Ama bir kadın
Nasıl çağrıştırır sokakları

Yaklaştıkça uzaklaşan
O koku, renk
Ve gökyüzünü yitirmiş gibi
Başdönmesi
Girdikçe içine, daldıkça, derinleştikçe
Ya da kendine çektikçe
Aldığını kendi kılan
Orman nasıl ayrılır bir kadından

Severken öldürmek kuşkusu
Ve anasını kıskanmak tüm dünyadan
Yüreğinize çarpan
Ah bir kadından doğmasaydınız keşke...

Söyleyin nasıl ayırırsınız bir taşı öteki çakıldan
326 syf.
·27 günde
“Cefaların gamıyla cevrisinin risalesini
Okumayan ne bilir Mihrî’nin hikayesini”

Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kadın divan şairi olan Mihrî Hatun, aynı zamanda bir başka kadın şair olan Zeynep Hatunla aynı dönemde yaşamıştır. Mihrî Hatun’un gerçek adı kimi kaynaklara göre Mihrümah ya da Mihrinnisa’dır. Ancak kendisinin kullandığı ad güneş, sevgi anlamına geliyor.

Bir kadı olan babası Yahyazade Mehmet Çelebi aynı zamanda şiirle de uğraşmaktaymış ve mahlas olarak Belayî adını kullanıyormuş. O zamanlar kadınların evinden bile çıkması normal görülmezken Mihrî babasının desteğiyle okumayı yazmayı öğrenmiş, medresede dersler almış. Şiir yazmaya olan merakı cinsiyeti dolayısıyla bastırılmaya çalışılan Mihrî , örnek olarak çağdaşı olan Zeynep Hatun’u alıyor kendisine. Mihrî arada sırada şiirlerini gönderiyor ona.

Daha sonra, Zeynep Hatun’un yanında sarayda buluyor kendisini.
ll. Beyazıt’ın vali olarak bulunduğu zamanda Amasya önemli bir yer haline geliyor. Şehzadenin iyi yetişmesini sağlamak için etrafta bulunan bilginler zengin bir ortam oluşturuyor. Şehzade Ahmet’in Amasya sarayında kurduğu şiir meclisinde Mihrî Hatun’un da bulunduğı biliniyor. Elinde işleme değil de kitap olduğundan, erkeklerle sohbetten kaçmadığından, şiirlerinin başarısından dolayı göze çarpan birisi Mihrî Hatun. Takdir ediliyor. Kaynaklarda çok güzel olduğu ve aşıklarının bol olduğu geçiyor. “X’in haremi”, “X’in zevcesi” olarak adlandırmıyor kendini, adını kullanıyor. Bu çok cesurca bir hareket. 18. Yüzyıl sonlarına doğru anca kırılıyor bu önyargı Osmanlı’da. Mihrî ise 15. Yüzyılda yaşamış bir kadın.

Daha sonra Zeynep Hatun evlendiriliyor, ayrılıyor saraydan. Mihrî şiirlerinden bir bölüm gönderiyor fikir almak için. Mektuba Kadı İshak Fehmi “Zeynep Hanım ise ere varıp, eri hükmünde olup şiirden ve rical ile münasebetten el çekmiştir” satırlarıyla cevap veriyor. Bundan sonra Âşık Çelebi’nin Meşâirü’ş-şuarâ’sında yazan Kadı İshak Fehmi’nin yargısını, Mihrî’nin “evlenmekten ar ettiği için” bekar kaldığı bilgisini vermiş yazar.

Mihrî bir dönem kendisinin hocası olan Müeyyetzade’ye aşık oluyor. Şiirlerinden bu aşkın karşılıklı olduğu anlaşılıyor. Mihrî, şiirlerinde adeta ilan-ı aşk ediyor. O dönemde kadınların erkeklere karşı duygularını dile getirmeleri, erkeklerin güzelliği hakkında şiirler yazmaları tabii ki de hoş karşılanmıyor. Mihrî hakkında bir sürü dedikodu çıkıyor, namusu sorgulanıyor.

Mihrî cesur duruşuyla “Derler ki eksik akıllı olur kadınlar
Uygundur her sözünü boş saymak
Mihri duacınızın zannı budur
Şu sözü der ol kâmil kişiler:
Ehl bir kadın iyidir
Ehl olmayan bin erkekten
Bir kadın ki zihni paktır
İyidir bin anlayışsız erkekten” şiirini yazarak kadınların değersizleştirilmesine başkaldırıyor.


Müeyyetzadeyle işler pek iyi gitmiyor. Mihrî aşkının karşılıklı olup olmadığından pek emin değil çünkü bir erkekten kıskanıyor onu. Müeyyetzade’nin sürekli dibinde olan bu oğlandan ve erkek erkeğe ilişkinin günah olduğundan bahseden şiirler yazıyor Mihrî.

“Cânım, sen güzeller şâhını yakından göreli
Cennet kapısıcısı Rıdvan’a sevgim kalmadı, caydım gılmandan (cennetteki delikanlılardan)

Kuşkusuz kaba saba, cahil, anlayışsız, yontulmamış biridir
Kimi seni ozanlar arasında üstün görmezse Selman’dan (14. yüzyılın ünlü şairi)

Hatemî, sen yalandan âşık görünürsün Mihrî’ye
Yineleyeyim, vallahi Mihrî seni iyi sever oğlandan”

Daha sonra Fatih Sultan Mehmet, şeyzade Beyazıt’ın esrar, kenevir yaprağı ve afyon karışımı sıvı bir uyuşturucu (berş) kullandığını öğrendiğinde bunu, şehzadenin yakınları Müeyyetzade Abdurrahman Çelebi ve Has Mahmut’tan sorumlu tutar ve sorumluların öldürülmesini ister.

Şehzade Beyazıt, durumu padişah fermanı gelmeden öğrenir ve Müeyyetzade’ye para ve at vererek ona ayrılmasını söyler. Müeyyetzade derviş kılığına girerek İran’a kaçar ve orada bir süre öğrenci olarak kalır.

Bu Mihrî’yi oldukça üzmüş olacak ki yaz yaz bitirememiş şiirlerini. Fatih Sultan Mehmet ölüp Beyazıt tahta çıktığında Müeyyetzade Osmanlı’ya geri döner. Aradan yıllar geçmiştir. Müeyyetzade başka bir kadınla evlenir.

“Bizden râkibin sözüyle oldunsa bîzar hey
Zorla güzellik olmaz neyliyelim hey

Eksik olmaz bu cihanda âşıka bir yâr hey
Ben de senden vaz geçtim vaz geçtim, var git!”

Daha sonra Mihrî İstanbul’a gitmek ister. Bunun üzerinde Müeyyetzade’nin etkisi olduğu söylenebilir tabii ki. Bir iki şiire göre de gidip görmüştür İstanbul’u ama net bir bilgi yok bunun üstüne.

Müeyyetzade’den başka platonik aşkları da oluyor Mihrî Hatun’un ama hiçbirisiyle evlenmiyor. Büyük ihtimalle evliliğin onu şair kimliğinden koparacağını düşünüyor. O dönemde de bunun olması kaçınılmaz tabii.

Mihrî Hatun’un nazire derlemeleri ve tezkirelerdeki şiirleri dışında, üç tane kopyası var divanının. Biri ilk ve son sayfasında ll. Beyazıt’ın mührü olan kopya. Yetmiş altı varaklık bu kopyada l. Mahmut’un mührü ve Ahmet Şeyhzade adlı müfettişin takfiye yazısı da var. Bu kopya Ayasofya Nüshası olarak anılıyormuş.

Mihrî Divanı’nın ikinci kopyası bulunduğu kütüphanedeki semtin adıyla, Fatih Nüshası olarak anılıyormuş. Üçüncü kopyası ise İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’nde bulunduğundan Üniversite Nüshası adını taşıyormuş.

Maalesef ki ülkemizde pek ilgi görmemiş Mihrî Hatun, daha çok yurtdışında ilgi görmüş. Ülkemizde Mihrî Divanıyla ilgi tek bir önemli çalışma bulunuyor: “Mihrî Hanım: Hayatı ve Divanı’nın Edisyon Kritiği”. Tezin sahibi Belma Ferman, 1951’de yazmış tezini. 1967’de ise Moskova’da yapılmış bir başka eleştirel baskısı.

Kitapa gelecek olursam, anlatımını ve dilini pek beğenemedim. Amasya ve Osmanlı hakkında bilgi vermek için kurguyu çoğu yerde bölmüş yazar. Ayrıca kitapta çok fazla devrik, eksiltili cümle ve yazım hatası bulunuyor. Kitabın yeni bir basımı çıkmış, belki orada yazım hataları düzeltilmiş olabilir. Kitaba kaç puan vermek gerekir pek bilemedim, 6 versem haksızlık olabilirdi, 7 versem fazla gelebilirdi. O yüzden puanım 6,5.
255 syf.
Hiç inceleme yok mu? Sadec 10 okur mu?
Divan şiirlerine ilginin gerçekten az olduğunu düşünüyorum. Çok güzel bir eser, okursanız seveceğinize eminim. :)
- Kitapta şiirlere geçmeden önce Divan Edebiyatı ve Divan Şiiri Geleneği ile ilgili bilgilendirme var. Kullanılan ölçü, nazım biçimleri ve divan şiirinin türleriyle ilgili bilgi verdikten sonra yüzyıllara göre şairlerine ayrılmış ve her şairin bir kaç gazeli türkçe anlamlarıya birlikte yer edinmiş.
- Okuyunca hem divan şiirini seversiniz hem de genel kültür bilgisi elde etmiş olursunuz.
Bir kaçını da ezberleyiverin efendim, dursun zihninizin bir köşesinde. :))
İyi okumalar :)
157 syf.
Sennur Sezer sesi gür bir kadın yazar. Kadınların, çocukların, işçilerin kısaca toplumun sesiydi.
Perşembe Mektupları, 2010 - 2014 yılları arasında Evrensel Gazetesi'nde yayınlanan mektupların, Yazılı Kağıt Yayınları tarafından basılmasıyla oluşan bir kitap.
Kimlere kimlere yazılmamış ki o mektuplar.
En çok mektup kendi kuşağım dediği yazarlara. Onlar 60'lı ve 80'li yılların ortamında yaşamaya ve yazmaya çalışmış insanlar. Onlar için biz acılarla büyüyen ama umutlu gençlerdik, bizi bazen acılarımız bazen de umutlarımız birleştirdi, "yazdık da direndik" diyor.
Bu mektupların bazıları muhatabı tarafından bilinmiyor bir iç dökmeye dönüşüyor çünkü seslendiği şair ve yazarların bir kısmı hayatta değil. Ama bu dünyadan yaşamlarımıza dokunarak geçtiği ve hala edebiyatımızda büyük yerleri olduğunu düşündüğü için onlara da yer vermiş.

Yazarların yazın hayatlarını, kişiliklerini, hayata bakışlarını, pek bilinmeyen yönlerini; bazen üstü kapalı bazen eleştirel bir dille bazen de dosthane bir kaç tavsiyeyle anlatmış. Bunu yazarın bir şiiri ya da bir öyküsünden, romanından cümlelerle kendi cümlelerini harmanlayıp yapmış.

Mesela Mehmet Akif Ersoy'a yazdığı mektubun içinde hâlâ yaşamakta olduğumuz sıkıntıları ve bilinçsizliği dile getiriyor. Köse İmam şiirinde, bir erkeğin karısına şiddet uyguladığı ve boşanmadan başkasıyla evlenmek isteği üzerine, Köse İmam'ın bunun kulaktan duyduğu kadar basit olmadığını, kadının da erkeğinki gibi hakları olduğunu, inancın körü körüne bağlanılmaması gereken ve bilgi gerektiren bir şey olduğunu anlatıyor. Sennur Sezer, Mehmet Akif'e benim gözümde bunları Köse İmam değil siz söylüyorsunuz, saygım bir kez daha artıyor diyor. Ama sizin saygın kişiliğinizi kullanarak şeriatı kullananlara saygım yok bilin istedim diye bitiriyor mektubunu.

Bundan sonrasında kitap konuşuyor. Çok beğendiğim bir kaç mektubun bazı bölümlerini paylaştım.

Çok insanla tanıştırdı bu kitap beni. Ve en etkili tanışma, 1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı için ilk Türkçe şiiri yazan kadın şair olarak bilinen Yaşar Nezihe Bükülmez ile oldu.
Ve hayatı hem çok etkileyici hem çok bildik.
Yaşam öyküsünün başlangıcını böyle anlatmış: "Silivrikapı'nın fakir bir sokağında, fırtınanın çatıları titrettiği bir kış gecesinde doğmuşum. Doğduğum gece evde damla gaz yokmuş. Annemi altı yaşında kaybettim. Dört kızı ölmüş bir ailenin tek kızıydım. Yoksulluk içinde büyüdüm."
Devamı da pek farklı olmamış kendi çabasıyla yaşamış, Yaşar Nezihe Bükülmez olmuş. Değerini kendi kendine oluşturmuş bir kadından, kıymet bilmeyen olur illa ki tadında bir dize:

" Ben ışıl ışıl bir yıldız idim/ Düştüysem yere gökyüzü utansın"
#53049806


Mustafa Balel'e mektuptan, çok ince bir yer örnek vereceğim:
Sevgili Mustafa,
Birlikte ansiklopedilerde çalıştık 1980 koşullarında. Çocuklar gibi gülüp ağladığımız oldu. Acılarımızı boğduk kahkahalarımızla. Birbirimize okuduk yazdıklarımızı. Öykülerini en çok o yıllardan anımsıyorum. Fabrikada öğle yemeğinde çıkan kirazlardan evdeki çocuğuna götürmeyi düşleyen işçinin öyküsünü mesela. Kiraz Küpeler'deki açıkça söylenmeyen bir yoksulluk öyküsü. Bizden izler vardı bu öyküde belki. Üstelik o günlerde ikimizin de çocukları küçüktü.
Kiraz Küpeler, Mustafa Balel'in öykü kitabı.



Tekin Gönenç'e mektuptan çocuklar için kısımlarını paylaşıyorum:
Sevgili Tekin Gönenç,
Şiirlerinizden yapılmış bir seçmeyi yeniden okudum dün. Karanfil Sesleri' ni. Şiirinizin size ne kadar benzediğini düşündüm. Bir söyleşinizde "Benim şiirim bağırmaz" demişsiniz ya. Doğru.
Sesinizi yükselttiğinizi de görmedim. Bu topluma yabancılaştığınızı göstermez ama. TMK Mağduru Çocuklar için şiir istediğimde bir an bile duraksamamıştınız. O gün okunsun diye verdiğiniz şiiri hiç unutmadım: Bana Yalnız Kuşları Ve Çocukları Bırakın. Ve şiirdeki uyarı hep aklımda: "sen susunca/ askıya alır birileri/ senin yerine/ senin düşlerini". Susmayı öğütleyen bir şiirin bağırması gerekmez ki.
...yalnız bir insan gibi görünüyorsun. Ve biraz mesafeli hayata. Başka alanların karanfil sesleri yüzüne çarptıkça: "gidin dersin/ hepiniz gidin/ bana yalnız kuşları/ ve çocukları bırakın."
Kuşları ve çocukları sevenler yalnız olamazlar.

Bir mektup bir google sıralamasıyla okudum bu kitabı, çok şey öğrendim. Şiir severlere daha samimi gelecektir. Okuyun derim.
488 syf.
·10/10
Sennur Sezer, özgün dilini oluşturan ve kendi durduğu taraftan sanat eserlerini yaratan önemli kadın şairlerimizden biridir. Onun durduğu taraf “Emek”in tarafıdır ve şiirlerinin öznesi, çalışanlardır. Şiirlerinde ekmekleri ve özgürlükleri için mücadele eden kadın-erkek emekçileri anlatır. En çok da kadınları anlatır Sennur Sezer şiirlerinde. Umutları, umutsuzlukları, çektikleri acılarıyla anlatır kadınları. Oğlu öldürülmüş, kendi öldürülmüş, yok sayılan kadınların yanında, sessizliğe mahkûm edilmiş, hayatın her alanında ikinci plana itilmiş dilsiz kadınlardır şiirinin öznesi. Eğitimli eğitimsiz kendini toplumsal hayatın içinde, emek dünyasının içinde var etmeye çalışan kadınları anlatır bıkmadan usanmadan.
Kadınların acılarına tanıklığı, onların dirençlerinin tanıklığına da dönüşür çoğu zaman. Şiirlerinde, mücadele eden, direnen kadın ve erkekler aynı zamanda güzel günlerin ve umudun kapısını da aralarlar. Direnmek güzel günlere inancı getirir şiirlerinde.
Bir kadının, şiiri sarsan ayak sesleridir onun yazdıkları. Erkek egemen şiir dünyasında kadın sesiyle emeği ve kadını dillendirmesindeki direnç, bütün olumsuz eleştirilere rağmen var olmasını sağlar. Çünkü toplumsal ve bireysel olarak yaşamın sürmesi de kendini var etmek de dirençli olmayı gerektirmez mi?
Taşıdığı sorumluluk duygusunun yol göstericiliğinde, kalemini bir an olsun hiç bırakmadan hem yazmış, kendisi de emekçi bir kadın olarak mücadele alanında direnen, sorgulayan kadının, emekçinin yanında olmuştur. Her zaman sesi çıkamayanların sesi olmuştur.
Direnç Doğuran Kadına şiirinde ise doğum yapan bir kadını ele alarak onun toplumsal baskılara boyun eğmemesi gerektiğini dile getirip, onların arkasında durmuştur. Bir nevi kadınların sesi olmuştur. Şiirin daha ilk dörtlüğünden başlamıştır kadının pes etmemesi gerektiğine. ‘Daha çok yok sabaha’ söyleminde, direnen ve topluma aldırış etmeyen kadının refaha ermesine az kaldığını belirtir.
Şiirin ikinci dörtlüğünde ise kadının nasıl direnmesi gerektiği anlatır Sennur Sezer. Kadının sabredip beklemesi gerektiğini dile getirir. Aynı zamanda asla pes etmemesi gerektiğini de. Bir sınav olarak dile getirir bu baskıları. Fakat bu sınavda sessiz kalmamayı da tavsiye eder. Kadının galip gelmesi için uğraşır bir bakıma da. Ve son sözü ‘gülümse’ olur. Çünkü tüm zorluklara rağmen kadının bir gün zafere ulaşacağını bilir şairimiz.
176 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Edebiyat dersinde işlerken bende baya bi merak uyandırdı bu kitap.Kendi kendime okumalıyım dedim ve okudum.Bence güzel bir kitap,güzel öğütleri var.Yusuf Has Hacip bu kitabında zaten bir ülkenin nasıl yonetilmesi gerektigi hakkında da bilgi verdiği için ilk siyasetnamedir.Burda en çok ele alınan konu "bilgi".Zaten kitabın isminin anlamı da "Mutluluk Veren Bilgi".Umarım bu yorumumla size kitap hakkında az da olsa bilgi vermişimdir.
388 syf.
·24 günde·Beğendi·10/10
Bir Zamanlarin İstanbul'u eski Istanbul yasayisi ve folkloru farkli isimlerde baskilari mevcut bir kitap.Istanbul'un Tasi Topragi Altin diye de geciyor.Sennur Sezer -Adnan Ozyalciner ortaklasa harika bir is cikarmislar.Eski yasayislara merakliysaniz su gibi akiyor kitap.Fetihden itibaren 1900' lü yillara kadar erinmeyip ilmek ilmek dokumuslar gunluk hayatı.Yasakların anlatıldigi bolumu cok enteresan buldum misal.Dusunsenize 1800 'lü yillarin Istanbul'unda evinizde gunluk en fazla kac cesit yemek pisirebileceginize kanunla sabit yasaklar karar veriyor.Tekerlekli arabalar yayginlasincaya,tramvay gelinceye kadar İstanbullu sehrin diger ucuna da gitse yurumek zorunda,binek hayvanlarini sadece padisah ve ileri gelenleri kullanabiliyor.Kitapta bunun gibi hayale sıgmaz,farkli kitaplardan alintilarla iyice zenginlesmis binbir ayrinti var cesitli konularda.İflah olmaz bir "Eskiler nasil yasiyordu" delisi iseniz kitap bittiginde bir de bakiyorsunuz,en az 9 kitap ismi not almissiniz bir kenara.
100 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Evrensel bir anlatı olan Şahmaran, ihaneti, bilgeliği, iyiliği  ve kötülüğü temsil eder.
Hint coğrafyasından İran’a ve oradan Anadolu’ya, Kafkasya ve Batı’ya aktarılmış, çeşitli  anlatım biçimlerinden oluşmuş evrensel bir hikayedir.
Sennur Sezer'in akıcı diliyle yeniden hayat bulmuş.

Yazarın biyografisi

Adı:
Sennur Sezer
Unvan:
Şair, Yazar, Derlemeci, Çevirmen
Doğum:
Eskişehir, Türkiye, 12 Haziran 1943
Ölüm:
7 Ekim 2015
İlkokula Eskişehir’de ikinci sınıftan başladı, Kasımpaşa Karma Ortaokulu’nda tamamladı. İstanbul Kız Lisesi'nde öğrenimini yarıda bırakıp, Taşkızak Tersanesi’nde ikmal ve muhasebe memuru oldu. Daha sonra Varlık Yayınevi'nde düzeltici olarak çalıştı. 1969-1975 yılları arasında Cumhuriyet ve Vatan gazetelerinde resim sergileri, ressamlar ve yazarlar ile ilgili yazılar, TRT’ye radyo oyunları yazdı. Arkın Yayınevi’nin ansiklopedilerinde redaktör ve metin yazarı olarak görev aldı. Yapı Kredi Bankası Sanat Dünyası dergisi, Asa Ajansı, Gelişim Ansiklopedisi ve Görsel Yayınlar da emekli olana kadar çalıştı. 1999 yılında kısa süre TYS genel sekreterliği yaptı. 1983’te emekli olduktan sonra serbest yazar olarak çalışmalarını sürdürüyor. Öykücü Adnan Özyalçıner ile evli.

İlk şiiri Sanat Dünyası dergisinde 1958’de, ilk şiir kitabı Gecekondu, 1964’te yayımlandı. Şiir ve yazıları Varlık, Yeditepe, Hürriyet Gösteri, Yazko Edebiyat, Hürriyet Gazetesi Avrupa baskısı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki, Elele, Beaute dergi ve gazetelerde yayımlandı. Günümüzde ise çalışmalarını, Evrensel ve Cumhuriyet gazetesi ile Radikal Kitap, Varlık, Evrensel Kültür dergilerinde yayımlıyor. Doğan Hızlan, “Kimi yazarlar kadın duyarlığı sözünün üstüne basa basa yazılmasına karşıdırlar. Sezer onlardan değil, kadın duyarlığının, kargaşa içinde yaşayan bir toplumda kadın olmanın sorumluğunun şiirini yazıyor” diye yazdı.

Çalışmalarını başta Günlük Evrensel ve Evrensel Kültür olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde yazarak, belgesel anlatılar hazırlayarak sürdürdü.

Yazar istatistikleri

  • 25 okur beğendi.
  • 195 okur okudu.
  • 6 okur okuyor.
  • 121 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.