Hayatın sürekli kendisini yenileyen o sonsuz mucizelerinden birine yakın hissetti kendisini; bu mucize, çocukların kadınlardaki iyiliği, şefkati, fedakârlığı ortaya çıkarması ve sonrasında bu duyguların kadınlardan çocuklarına geçmesiydi; kadından çocuğa, çocuktan tekrar kadına geçen , hiç kesilmeyen, sürekli devam eden bir döngü; böylece kadın çocukluğunu asla kaybetmiyor, aksine iki iki kez yaşıyordu, hem kendi içinde hem de karşılaştığı her insanda yaşıyordu.
Asıl mucize kendisi olmuştu, bunu hissediyordu: bu yaşında içinde taşan sevgiyi birine vermek, ona sevmeyi öğretmek, muhteşem bir çiçek gibi açacak tohumu ekmek lütfu bağışlanmıştı ona. Hayat bunu sağlayarak yeterince cömert davranmamış mıydı ona? Ve Tanrı kendisine nasıl hizmet edeceğini göstermemiş miydi ona? Yapacağı tablosu için birini aramış, bu kızla karşılaşmıştı; Tanrı’nın isteği bu kızın resmini yapmasıydı, ruhunu belki de hiç anlamayacağı bir inançla doldurmak değil. Düşündükçe eziliyor, yüreği tevazuyla doluyordu.
Düşündükçe eziliyor, yüreği tevazuyla doluyordu. Hiç kimse kendisinden böyle bir şey beklemediği halde niçin bu çocukta bir mucize gerçekleştirmek istemişti? Dalları gökyüzünün maviliklerine ulaşmak isteyen, çıplak, yapraksız yaşlı bir ağaç gibi olan hayatına ürkek ama güvenerek sokulan genç bir insanın girmesi yeterli bir lütuf değil miydi?
Yaşlı adam onun arkasından derin düşüncelere daldı. Mucizeye olan inancından vazgeçmemişti, ancak mucizenin artık sadece Tanrısal elin dokunduğu hayatın bir oyunu değil de, daha kutsal, daha Tanrısal bir şey olduğunu düşünüyordu. Ve ruhu inanmaktan çoktan umudunu kesmiş bir insanın yüzünde mistik bir müjdenin ışığını göstermeye çalışmaktan vazgeçmişti.