“Sana mucizelerden bahsettim Esther! Çoğu insan mucizelerin eski zamanlarda kaldığını söyler, ama ben onların bugün de var olduğuna, sadece onları sessizce bekleyen ve mucizelere inanan insanların yüreklerinde gerçekleştiğine inanıyorum ve öyle hissediyorum. Seninle benim aramda olan şey bir mucize, benim sözlerim ve senin gözyaşların; bunlar,görünmez bir elim içimizdeki kör dünyadan çekip çıkardığı aydınlanma mucizesi. S…”
Kısa sürede birbirlerine o kadar uzak, fakat duygularının sadeliği ve saflığı bakımından bir o kadar da benzer olan bu iki insanı gizli bir ihtiyaç birbirine bağladı. Biri hayatın derinliklerinde yalnızca açıklık ve sessizlik olduğunu öğrenmiş, uzun günler ve yıllar sade yaşamış, deneyimli bir adamdı. Diğeri ise karanlıkta kalmış gibi kendini hayal dünyasına kapattığı için hayatı yaşamamış ve aydınlık dünyadan gelen ilk ışığı tüm içtenliğiyle kabul edip, tek renkli, sakin bir ışıkla geri yansıtmış bir genç kızdı. İkisi de insanların arasında yalnızdılar; bu nedenle birbirleriyle yakınlaştılar. Aralarındaki cinsiyet farkının bir önemi yoktu.
Ressam hiç konuşmadan şefkatle ona doğru eğildi, dikkatli gözleri, bu çocuğun içinde çok erken yaşlardan beri mücadele ettiği yalnızlığın hüznünü ve yabancılığından duyduğu gururun kor gibi yanan ışığını gördü.
Ressam yorgunluk nedir bilmeden yürüyor, yürüyordu. Sanki ona da gizemli bir neşe, bir sevinç bağışlanmıştı, sanki güneşin her ışını Tanrı’nın parıldayan merhametinin gönlüne dolan ışığıydı. Yüzü, tüm acılar silinmiş, bir sakinlik, huzur gelmiş gibi öyle pırıl pırıl parlıyordu ki, oynayan çocuklar şaşkınlıkla ona baktılar ve rahip olduğunu sanıp selamladılar.