Miliana Tiyatrosu, az çok sahneye dönüştürülmüş eski bir yem ambarı. Aydınlanma, ara verildiğinde içine yağ doldurulan büyük gaz lambalarıyla sağlanıyor. Parterdekiler ayakta dikiliyor, orkestradakilerse banklara yerleşiyor. Locadakilerin kurumundan geçilmiyor çünkü hasır iskemlelerde oturuyorlar… Salonu çevreleyen uzun,loş,parkesiz bir koridor… İnsanın kendini sokakta sanması işten bile değil… Ben vardığımda oyun başlamış. Şaşkınım, oyuncular fena değil, erkeklerden bahsediyorum: Gayretli ve canlılar… Neredeyse hepsi amatör, üçüncü tümenin askerleri; birliktekiler onlarla gurur duyuyor ve her akşam onları alkışlamaya geliyorlar.
Sokağa adımımı atar atmaz bir fırtına patlıyor. Yağmur, gök gürültüsü, şimşek, çöl rüzgârı…Hemen bir yere sığınalım. Rastgele bir kapıya yöneliyorum ve Mağribilere özgü avlu kemerlerinin altına kümelenmiş bir grup Çingene’nin ortasına düşüyorum. Bu avlu Miliana camisine ait; yoksul Müslümanların daimi sığınağı olduğu için yoksullar avlusu deniyor.
Kitap ellerimin arasından kaydı, uzun bir süre bu melankolik yıldızı izledim… Kasabanın saat kulesi -yani buradan bakınca ince, uzun, beyaz duvarlarını görebildiğim eski türbe -ikiyi vurdu… Zavallı derviş! Otuz yıl önce, kim derdi ki bir gün türbesinin orta yerine belediyeye ait büyük bir kadran yerleştirilecek ve her pazar saat ikide, Miliana kiliselerine dua vaktinin geldiğini bildirecek? Ding dong! İşte canlar çalmaya başladı! Üstelik epey uzun sürecek…Bu oda hakikaten kasvetli. Felsefi düşünceler olarak da adlandırılan devasa sabah örümcekleri ağlarını her köşeye örmüş… Haydi dışarı çıkalım…