*Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum.”
***
“Kendisiyle dost olmak isteyip istemediğimi tekrardan sordu. "Bence bir," diye karşılık verdim.”
***
"Beni seviyor musun?" diye sordu. "Bu anlamsız bir şey, ama sanırım sevmiyorum."
***
"Bence bir, ama istersen evleniriz."
***
“...hava da öylesine sıcaktı ki, gökkubbeden düşen kör edici ışık yağmuru altında put gibi durmak da güçtü. Buracıkta kalmak ya da gitmek, bence birdi.”
***
“O anda içimden, insan ateş eder de edemez de, bence ikisi de bir diye geçirdim.”
Hayatınızda bu sözleri kendisinden duyabileceğiniz kaç kişi gördünüz? Ben hiç görmedim. Hepimiz hayata deli gibi bağlanmış şekilde yaşamıyor muyuz? Her şeyi kafamıza takmakta üstümüze yok. Peki hayat bu kadar düşünmeye değecek kadar önemli mi? Biraz düşününce vardığımız nokta hepimizin günün birinde öleceyi değil mi?
***
“Değil mi insan ölecekti, öyleyse bunun ne zaman ve nasıl olacağı pek önemli değildi.”
Varoluşçuluk düşüncesine göre bireyin başlangıç noktası “varoluşsal tutum” olarak adlandırılan tutumla, yani görünürde anlamsız ve ya absürt bir dünya karşısında bir kopma ve keşmekeşlik duygusu ile nitelenir. Pek çok varoluşçu geleneksel ya da akademik felsefeyi biçim ve biçimsel yönden gerçek insan deneyiminden fazlasıyla soyut ve uzak olarak görmüştür.
Albert Camus, " Hayat yaşamaya değmez. " diyor. Ona göre hayat, toplum ve her şey saçma. Bu idelojisini Meursault yoluyla aktarmış. Şöyle ki, evlenip evlenmemesi, dost olup olmaması bir olan; bir insanı neden öldürdün diye sorulduğunda, "Buna güneş neden oldu," diyebilecek kadar rahat olan; hatta annesinin yasında neden ağlamadığı sorulduğunda "Anacığımı topraklara verdiğim gün çok yorgundum, gözlerimden uyku akıyordu. Öyle ki, olup bitenlerin pek farkına varamadım," cevabını verecek kadar duygusuz ve