Zerdüşt bir gün büyük köprünün üstünde yürürken, sakatlar ve dilenciler sardı etrafını ve bir kambur şunları söyledi ona:
“Bak, Zerdüşt! Halk da bir şeyler öğreniyor senden ve inanmaya başlıyor öğretine: ama sana tamamen inanması için bir şey daha gerekiyor — biz sakatları da ikna etmelisin! İşte güzel seçenekler sana ve sahiden, birçok fırsat var karşında! Körlerin gözlerini açabilirsin ve felçlileri yürütebilirsin, ve sırtında fazlalık bulunandan elbette biraz alabilirsin: — sakatları Zerdüşt’e inandırmanın en doğru yolu budur bence!”
Konuşana şöyle yanıt verdi Zerdüşt: “Kamburu alınırsa kamburdan, tini alınmış olur ondan — budur halkın öğrettiği. Ve gözleri açılırsa körün, öyle fena şeyler görür ki yeryüzünde: beddua eder kendisini iyileştirene. Bir felçliyi yürüten, en büyük zararı verir ona: çünkü yürümeye başlar başlamaz günahları da yürür onunla birlikte — budur halkın öğrettiği, sakatlar hakkında. Eğer halk Zerdüşt’ten öğreniyorsa, neden halktan öğrenmesin ki Zerdüşt de?
Hızla değişiyorum: bugünüm dünümle çelişiyor. Yukarı çıkarken sık sık basamakları atlıyorum — hiçbir basamak bağışlamıyor beni. Yukarı vardığımda, hep yalnız buluyorum kendimi. Hiç kimse konuşmuyor benimle, yalnızlığın ayazı titretiyor beni. Ne arıyorum ki yükseklerde?
Aşağılamam ve özlemim birlikte gelişiyor; ne denli yükseğe çıkarsam, o denli aşağılıyorum yukarı çıkanı. Ne arıyor ki yükseklerde?