Osmanlı'nın son dönemi ile cumhuriyetin ilk dönemi arasındaki Anadolu'nun rezilliğini, geriliğini, atıllığını, çoraklığını apaçık anlatan, Suyu Arayan Adam ve Zeytindağı'yla birlikte Anadolu'nun geçmişine ve bir milletin hafızasına ışık tutmayı amaçlamış yegane eser. Ancak sakın Anadolu anlatılırken suçun Anadolu'da arandığı sanılmasın. Bu kitap, Türk entelektüelinin kendiyle bir yüzleşmesi. Hem de hiç bilmediği ve orada bulunmaktansa ölmeyi yeğleyeceği bir yerde.
Ana karakter Ahmet Celal, köyün her bir rezilliğini fark ettiğinde kendinden utanır. Bu insanları nasıl bu kadar saf, nasıl bu kadar ilkel bıraktığından utanır. İstanbul ile burası arasında değil bir yüzyıl, binlerce yıl fark vardır. Sanki İstanbul bir memleketin tüm varlığını eline geçiren yaban bir diyar gibidir. Memleketin bunca varlığıyla ne yapıldığı Anadolu'da bilinmez, ancak Anadolu'ya bir şey yapılmadığı kesindir. Aslına bakılırsa Anadolu'da pek bir şey bilinmez, ancak ne bilinir biliyor musunuz? Kamburluk, delilik, cücelik, sıtma, açlık, ciddiyet ve insanlığın en ilkel, yazara göre en iğrenç hali. Anadolu tüm bunları en iyi bilen, iliklerine kadar yaşayandır. Ahmet Celal, bunu fark eden ve değişmesi gerektiğini anlayan küçük bir entelektüeldir sadece. Ancak burada bir şeyleri anlayabilen tek kişi olmanın yalnızlığını o kadar çok çeker ki...
Ahmet Celal Türk kimliğine gerçekten inanır, kurtuluşu da Anadolu'da, Türk'ün elindeki son memlekette görür. Ancak ne Anadolu Türk varlığını bilir, ne de bu adamı. Kendilerinin Türk olduklarını inkar ederler. Bazıları Yunan işgalinin faydalı olabileceğini bile söyler, Rumeli'deki soydaşlarından haberleri bile yoktur. Ahmet Celal, bu utanç ve yalnızlık içinde bir de sevdiği kızı tüm bu ilkelliğin ve iğrençliğin timsali bir oğlana kaptırınca ruhen ölür, Kemal