Damla Erdoğan Ünsal

"Buzdolabı içinde kapalı kalıp öleceğim" dedi Miyake. "Hani vardır ya, çocuklar atılacak bir buzdolabının içine girip oynarken kapı kapanıverir ve içeride soluksuz kalıp ölürler. Onun gibi bir ölüm gelecek başıma."
Reklam
"Deprem ne tuhaf şey. Ayağımızın altındaki zemin katı ve hareketsiz olduğuna inanırız. 'Ayakları yere basmak diye bir deyim bile vardır. Ama bir gün aniden öyle olmadığını anlarız. Sağlam olması gereken yer ya da kaya, sıvının gibi eğilip bükülüverir. Televizyonda böyle dendiğini duymuştum. Buna sıvılaşmak deniyor, değil mi?
"Dar, kapkaranlık bir yerde ağır ağır ölüp gitmek. Soluksuz kalıp ölmek o kadar kolay olmaz çünkü içeriye hava girer bir yerlerden. Bu yüzden de öyle kolay kolay havasız kalıp ölünmez. Ölene dek çok uzun zaman geçer. Bağırsan da kimse duymaz seni. Kimse yokluğunu fark etmez. İçerisi dar olduğundan hareket de edemezsin. Ne kadar çabalarsan çabala kapı içeriden açılmaz."
Yaşamını yitirmek, sanki elinde bir yumurta varmış, sonra yumurtayı bırakmışsın, yere düşüp kırılmış gibi; bu duygunun başka hiçbir şeye benzemediğini anladım. Ölmüşsen ölmüşsündür, ama tam ölmeden önceki o Kısacık anda; acaba bunu anlıyor musun, yani bittiğini ve nasıl bir duygu olduğunu? Orada küçük bir açıklık vardı, sonuna kadar açık bir kapı gibi,
süreliğine kızımın tekrar annesi olabiliyorum. Bana kederin aşamaları olan bir süreç olduğunu öğrettiler. Ve diğer tarafta beni bekleyen bir bayat var. Elbette aynı hayat değil, farklı bir hayat. Aslında kederin bir süreç olduğu doğru değil. Keder bir var oluş durumu. Hiç değişmiyor, taş gibi oracıkta oturuyor. Ve keder insanın dilini bağlıyor.
Reklam