Yas aslında bencildir, terk edilmiş bir dünyada kendimiz için tuttuğumuz bir yastır. Ben onsuz nasıl yaşarım? Ama bu, hikâyenin sadece bir parçası, vedalaşmanın bir yüzü.
Oysa o sırada o da bizimle vedalaşıyormuş.
Ve onun vedalaşması kesinlikle bizimkinden çok daha dramatik olmuştur. Onun son düşüncelerine bir göz atabilir miyiz, orada olup bitenlere bakmaya (bir saniyeliğine) dayanabilir miyiz?
Siz olmadan nasıl yaşayacağım (hayır, artık kelime farklı), nasıl öleceğim, nasıl ölümde kalacağım sonsuza dek? Sen olmadan, kardeşin olmadan, annen olmadan, torunlar olmadan, köpek Cako, domates tarhları, bir türlü dikemediğim güller olmadan...
Geçmişte olup bitenler olmadan ve daha da kötüsü, gelecekte olup bitecekler olmadan ölümde nasıl kalacağım (ya da ölümümü nasıl sürdüreceğim)
Ölmekte olanların hüznü böyle olmalı. Sadece geçmişle degil, gelecekle, hatta en çok gelecekle beslenen bir hüzün. Sadece geçmişle olsa kolay olurdu tüm perspektif kurallarına göre biz geçmişteki günlere döndükçe, o giderek küçülürdü. Ama hüzün yumurtalarını artık gelecekteki günlerin yuvalarına bırakıyor ve bize oradan el sallıyor.
Gelmekte olan baharın verdiği hüzün diktiği her şey o zaman baş gösterecek ama o onları göremeyecek.
Torunlarının tıpkı kendisi gibi uzun boylu olacağı ama onun yanlarında olmayacağı gerçeğinin verdiği hüzün. Bir gün merakla beklediği büyük büyük torunları gelecek, ama onlar onu hatırlamayacak, o da karşılarında onları eğlendirmek için ip atlamayacak.
İki-üç yıl önce diktiği kiraz ağacının şimdi ilk defa meyve verecek olmasının verdiği hüzün.
Hüznün ağacı tam da gelecekte çiçek açacak, meyveye duracak ve dallanıp budaklanacak.
Ölüm sensiz olgunlaşan bir kiraz ağacıdır.