Quintessentia

Quintessentia
@Dedalus_
Özüne yaklaştıkça manzara değil, uçurum büyür. Modifiye edilmiş benliğinden memnunsan, dön geri; sana göre değil burası... #306148980
İnsanlar dizgelere, birtakım soyut kavramlara öylesine düşkündürler ki, salt mantıklarını haklı çıkarmak için gerçekleri bile bile değiştirmeye, gözlerini kapayıp kulaklarını tıkamaya razıdırlar. Bunu gerçekten anlaşılması kolay bir örnek olduğu için aldım. Çevrenize şöyle bir bakın: Kan gövdeyi götürüyor, hem de şampanya gibi bütün neşesiyle akıyor. İşte size Buckle'ün de yaşadığı 19. yüzyıl! İşte büyük Napolyon ve bugünkü Napolyon! İşte Kuzey Amerika'nın sonsuz birliği! Ve işte size karikatüre benzeyen Schlezwig-Holstein Prensliği! Uygarlık neyimizi yumuşatmış, anlayalım! Duygularımızın türlerini çoğaltmaktan başka bir işe yaramamıştır uygarlık. Duygularının çeşitliliği yüzünden, insanoğlu, korkarım, kan dökmede bir zevk aramaya kadar varacak. Üstelik böyle bir felaket insanlığın başına çoktan gelmiştir. Cana kıyıcılıkta en ince ustalıklar gösterenlerin uygar kimseler olduklarına hiç dikkat ettiniz mi? Attila'ların, Stenka Razin'lerin ustalıkla eline su dökemeyecekleri bu baylar, gene de onlar kadar göze batmıyorlarsa, bunun tek sebebi, böylelerine sık sık rastlanması, görüle görüle bir alışkanlık haline gelmeleridir. Uygarlık sonunda insanlar daha çok kan dökücü olmadılarsa bile, en azından daha kötü, daha iğrenç birer cana kıyıcı olmuşlardır. Eskiden hak uğruna kan dökülür, istendiği kadar insan iç huzuruyla öldürülürdü; çağımızda kan dökmeyi iğrenç bir davranış saydığımız halde yine de bu iğrenç işle uğraşmaktayız, hem de eskisinden daha çok. Hangisinin daha kötü olduğuna varın kendiniz karar verin.
Reklam
"Güzel, yüce şeyler! . . " kırk yaşımda bana az çektirmedi, ama kırkıncı yaşıma basınca böyle oldu bu; oysa o sıralar, ah, o gençlik yıllarımda çıkacaklardı karşıma! O zaman kendime uygun bir iş de bulurdum: Bütün o güzel, yüksek şeylerin onuruna içerdim. Kadehime önce biraz gözyaşı akıtmak, sonra da onu bütün güzel, yüksek şeylerin onuruna kaldırmak için hiçbir fırsatı kaçırmazdım. Dünyada ne varsa hepsini güzellik, yücelik açısından görür; en pis, en iğrenç şeylerde bile güzel, yüce bir yan bulurdum. İstediği zaman gözyaşı dökebilen bir adam kesilirdim. Ressamın biri kalkıp Ghe* ayarında bir tablo yaptı diyelim. Hemen böyle bir tablo yapmış olan ressamın onuruna içerdim, çünkü bütün güzel yüksek şeyleri seven bir adamdım ben. "Canınız nasıl isterse" adında bir yapıt mı yazıldı, hemen "Canınız nasıl isterse"nin onuruna kadehimi kaldırırdım; dedim ya, güzellik, yücelik adına yapmayacağım şey yoktur. .
Sandalyede şöyle bir doğrularak hışımla kadehime sarıldım. Olağanüstü bir şeye hazırlanıyordum, fakat aklıma söylenecek bir söz gelmiyordu. ...'Beyefendi, şunu iyi bilin ki, siz beni hiçbir zaman küçük düşüremezsiniz!' ...Kendi aralarında bağırıp çağırışıyorlar, neşeyle şakalaşıyorlardı. ...Ezilmiş, onurum kırılmış bir durumda süklüm püklüm oturuyordum. 'Tanrım burası benim yerim miydi?' diye düşünüyordum. ...Divanın karşısındaki duvar boyunca, masa ile soba arasında gidip gidip geliyor; konuşulanları gülümseyerek dinliyordum. Onlar olmadan da vakit geçireceğimi göstermek için bütün gücümü kullanmak niyetindeydim. İnat olsun diye de ökçelerime basarak gürültü çıkarıyordum. Ama bütün bunlar boşunaydı. Onlar bir kez olsun başlarını çevirip bakmamışlardı bana. Böyle, gözlerine sokarcasına, masa ile sobanın arasında saatin sekizinden on birine kadar, bıkmadan, usanmadan gezinebilirdim.
Birdenbire öyle bir an geldi ki, onun beni gördüğü halde görmezlikten geldiğini, yolumdan çekilmeksizin nezaket kurallarına uyarak, onun bana vurduğu kadarıyla ben de ona, canını yakmadan şöyle omuz vurmalıyım diye düşünüyordum. ...Niyetim gün geçtikçe daha çok aklıma yatıyor, yapılabilirliğine her gün biraz daha inanıyordum. ...Bunu yapmakla, herkesin gözü önünde kendimi onunla aynı düzeye çıkararak onurumu kurtarmıştım ya!.. Utkumun coşkusu içinde İtalyan aryaları söylüyordum. ...Beni gördüğü halde görmezlikten gelmişti, bunu adım gibi biliyordum. Şu ana kadar da bundan zerrece kuşkulanmadım. Benden daha güçlü olduğu için çarpışmada gene ben zararlı çıkmıştım, fakat bunun ne önemi vardı! Amacıma erişmiş, bir adım bile yana çekilmeden, herkesin gözü önünde kendimi onunla aynı düzeye çıkararak onurumu kurtarmıştım ya!..
O sıralar ancak yirmi dört yaşındaydım. O zaman bile ruhumu sıkan dağınık, yabanilik derecesinde yalnız bir yaşantım vardı. Kimseyle görüşmüyor, konuşmaktan kaçıyor, gitgide daha çok kabuğuma çekiliyordum. Dairedeki görevimde kimsenin yüzüne bakmamaya çalışıyordum, ama iş arkadaşlarım, bana yalnız garip bir adam gözüyle değil, -öyle sanıyordum ki- aynı zamanda tiksintiyle bakıyorlardı. ...Sınırsız gururum ve bunun doğurduğu aşırı titizliğim sonunda iğrenme derecesine varan bir nefret duyuyordum kendime karşı; bu yüzden, başkalarının da bana aynı gözle baktığını düşünüyordum. ...Zamanımızda her aklı başında adam korkaktır, köle ruhludur, açıkçası böyle olmak zorundadır. Bu, onlar için normal bir durumdur. ...O sıralar canımı sıkan bir durum daha vardı! Ne ben bir kimseye benziyordum, ne de bir başkası bana. 'Onlar hep birlikte, bense onlardan farklıyım,' diye derin düşüncelere dalıyordum.
Reklam