Quintessentia

Quintessentia
@Dedalus_
Özüne yaklaştıkça manzara değil, uçurum büyür. Modifiye edilmiş benliğinden memnunsan, dön geri; sana göre değil burası... #306148980
Bir Yılda Kırk Yıl Gibisin...
10/10
·110 syf.·
2026 75. kitabı
Bazı kitaplar okunur, bazı kitaplar ise insanı okur. Cezmi Ersöz'ün "Kırk Yılda Bir Gibisin"i benim için ikincisinden oldu sanırım... Sayfaları çevirdikçe bana bir şey anlatmadığını, benim çok iyi bildiğim birini anlattığını fark ettim. Yazarın kendi sevgilisine fısıldadığı o cümleler, sanki yıllar öncesinden bana bırakılmış birer not gibiydi; benim adıma, ben daha yokken yazılmış gibi. Ersöz'ün dili zaten bunu yapar: O büyük laflar etmez, teoriye sığınmaz, duyguyu açıklamaya çalışmaz. Yalnızca işaret eder. İkinci tekil şahısla, doğrudan "sen" diyerek konuşur ve o "sen", bir bakarsınız ki sizsiniz. Aşkı nadir, neredeyse imkânsız bir şey gibi anlatması da bundan; başlığın kendisi bir itiraf: kırk yılda bir. Yani sık değil, tekrarı olmayan, bir ömre belki bir kez sığan bir karşılaşma. Kitap boyunca bu nadirliğin hem sevincini hem de yükünü taşıyor; sevmenin insanı nasıl hafiflettiğini ve aynı anda nasıl çaresiz bıraktığını, süslemeden, sahici bir kırılganlıkla yazıyor. Beni asıl sarsan ise şuydu: Yazarın anlattığı, sevdiği o kişiyi ben şimdi, tam bu anda yaşıyorum. Onun geçmiş zamanda kurduğu cümleyi ben şimdiki zamanda yaşıyorum. Sanki aynı ruh, farklı bedenlerde, farklı zamanlarda, belki aynı anda, yeniden ve yeniden doğuyor; Ersöz bir zamanlar onunla karşılaşmış, ben de şimdi karşılaşıyorum. Tanımadığım birini tanır gibiyim, hiç yaşamadığım bir anıyı hatırlar gibi. Kitabın bana yaptığı en tuhaf, en güzel şey bu oldu: Bir başkasının aşkını okurken kendi aşkımı tanıdım. Yazarın sözleri ile benim halim arasındaki o ürpertici örtüşme, kitabı bir edebiyat eseri olmaktan çıkarıp bir ayna haline getirdi. Belki de iyi kitabın işi budur; size yeni bir şey öğretmek değil, içinizde zaten var olan ama adını koyamadığınız şeyi geri vermek. "Kırk Yılda Bir Gibisin" bana sevdiğim
Kırk Yılda Bir GibisinCezmi Ersöz · Tekin Yayınevi · 2006839 okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bir Yüzleşme Denemesi
Puan vermedi·160 syf.·
2026 36. kitabı
Sisyphos Söyleni... Aslında felsefe tarihine şöyle bir uzaktan bakınca, hepsinin temelinde o devasa ölüm korkusunu görürüz. Platon ruhu bedenin hapishanesinden kurtarmaya çalışırken de, Heidegger "ölüme doğru varlık" derken de aslında hep o sonun baskısı altındaydılar ama Albert Camus, 1942’de Sisyphos Söyleni ile bu kervana çok başka bir yerden katıldı. Ölüm çözülecek bir şey değil; "ölüm onunla göz göze gelmeye tahammül etmek içindir" diyerek... Kitabın yazıldığı dönemi hatırlayalım: 1942. Avrupa tarihinin belki de en karanlık günleri... Nazi işgali, toplama kampları, ideolojiler uğruna yok edilen milyonlarca hayat. Camus, tam bu cehennemin ortasında, "Yaşamak için bir nedenimiz var mı?" diye soruyor. "Gerçekten önemli tek bir sorun vardır, o da intihar" derken aslında odadaki fili işaret ediyor. Bu soru onun için akademik bir tartışma değil; sokaktaki insanın, işgal altındaki Fransızın somut ve acil meselesi. Camus’nun tezi aslında çok yalın: Biz insanlar doğuştan "anlam" arıyoruz ama karşımızdaki dünya bu talebe sağır, dilsiz bir duvar gibi yanıt veriyor. İşte bu çarpışma anına Camus "uyumsuz" (absürd) diyor. Peki, bu durumda ne yapacağız? Önümüzde üç yol var: Ya fiziksel olarak pes edeceğiz (intihar), ya aklı bir kenara bırakıp bir inanca sığınacağız (felsefi intihar), ya da Camus’nun dediği gibi; o uyumsuzlukla, onu çözmeden, bilinçli bir şekilde yaşamaya devam edeceğiz. Yani ne öleceğiz ne de kendimizi kandıracağız; sadece orada kalıp başkaldıracağız. Camus’nun en sevdiğim yanı o "bilmiyorum" diyebilen dürüstlüğü. Büyük sistemler kurup her şeyi açıklamaya çalışmıyor ama kabul etmek gerekir ki kitabın zayıf yanları da yok değil. Mesela, "madem her şey anlamsız, o zaman her şey eşittir" diyor ama bir yandan da bazı insani değerleri yüceltiyor. Bu bir çelişki değil
Sisifos SöyleniAlbert Camus · Can Yayınları · 201511,3bin okunma
Zihin; En Etkili Afyonumuz
10/10
·128 syf.·
2026 23. kitabı
Jiddu Krishnamurti’nin Birey ve Toplum adlı eseri, bir bilgi birikimi sunmaktan ziyade, okuru kendi iç dünyasının ıssız dehlizlerinde bir keşfe zorlayan, sarsıcı bir ayna niteliğinde. Kitabı elime aldığımda, bir "dünya öğretmeni"nin ( yazarın böyle de bir unvanı var bu arada...) teorik derslerini okuyacağımı sanmıştım; ancak karşılaştığım şey, zihnimin ördüğü (Çoğumuzda örülü duvarlar gibi...) duvarları tek tek yıkan, sessiz ama derin bir isyandı. Bu kitaba beni çeken temel soru, hem uzakdoğu felsefesine olan son dönem merakım hem de günümüz dünyasında her yanımızı saran kolektif kimliklerin ;milliyetçilik, din, siyasi görüşler, (özellikle Batı perspektifinden) bireyin özgünlüğünü ne kadar boğduğuydu. Krishnamurti, daha ilk sayfalardan itibaren bizi "iki dost gibi söyleşmeye" davet ederek, otorite figürünü reddedip doğrudan insanın kalbine sesleniyor. Kitap bende bir keşif heyecanından ziyade, derin bir huzursuzluk yarattı ilk başta; çünkü bildiğimizi sandığımız her şeyin aslında başkaları tarafından zihnimize ekilmiş birer "koşullanma" olduğunu yüzümüze vuruyor.Krishnamurti’nin temel tezi şaşırtıcı derecede radikal: "Toplum birey için vardır, birey toplum için değil." Yazar, toplumu bireyin dışa yansıması olarak görür ve dışarıdaki karmaşayı içimizdeki çatışmanın bir sonucu olarak açıklar. Krishnamurti, bir değişimden değil, "dönüşümden" bahseder; bu da zamanın ve çabanın ötesinde, olguyu olduğu gibi gördüğümüz anda gerçekleşen bir kırılmadır. Yazarın dili, akademik bir makale kadar keskin ama bir o kadar da metaforik. "Hakikatin yolları olmayan bir ülke" olduğu vurgusu, zihnin kendi yarattığı hapishaneden çıkması için gereken o mutlak özgürlüğü hissettiriyor. Karakterlerle değil, kavramlarla örülü bir iç dünyada gezinirken; yalnızlık, otorite ve hırs gibi temaların
Birey ve ToplumJiddu Krishnamurti · Omega · 201340 okunma
Saatçi mi kör, yoksa biz mi Saatçi arıyoruz?
9/10
·418 syf.·
2026 1. kitabı
Richard Dawkins'in Kör Saatçi adlı eseri, biyolojik karmaşıklığın kökenini Darwinci bir bakış açısıyla açıklayan, evrim kuramının en güçlü savunmalarından biri olarak kabul edilir. Kitap, biyolojik tasarımdaki zarafetin, bilinçli bir tasarımcı yerine "kör" bir süreç olan "doğal seçilimle" nasıl oluştuğunu derinlemesine analiz eder. 1. Tasarım Yanılsaması ve Kör Saatçi Kavramı Kitabın temel argümanı, 18. yüzyıl tanrıbilimcisi William Paley'in "Tasarım Savı"na bir yanıttır. Paley, bir çalılıkta bulduğumuz saatin karmaşıklığının onun bir yapımcısı olduğuna delil teşkil etmesi gibi, canlılardaki (örneğin insan gözündeki) karmaşıklığın da bir "Tasarımcı"ya (Tanrı) işaret ettiğini savunuyordu. Dawkins, bu analojinin yanlış olduğunu, çünkü doğadaki tek saatçinin "fiziğin amaçsız kuvvetleri" olduğunu belirtir. Doğal seçilim bir saatçidir; ancak 'kördür', çünkü ileriyi görmez, plan yapmaz ve bir amacı yoktur. 2. Karmaşıklığın Tanımı ve İstatistiki Olasılık Dawkins'e göre biyoloji, "bir amaç için tasarlanmış görüntüsü veren karmaşık şeylerle" uğraşan bir bilimdir. Karmaşıklığı ise "belirlenmiş bir yönde istatistiksel açıdan olasılık dışı olma" niteliğiyle tanımlar. Bir canlıyı oluşturan parçaların rastlantısal olarak bir araya gelme olasılığı (örneğin hemoglobin molekülünün şans eseri oluşması), evrenin yaşından daha uzun bir süre gerektirecek kadar düşüktür. 3. Tek-Basamaklı Seçilim vs. Birikimli Seçilim Eserin en çarpıcı analizlerinden biri, rastlantı ile seçilim arasındaki farktır. Dawkins, evrimin "şans eseri" olduğu mitini yıkar. "Tek-basamaklı seçilim" (saf rastlantı), karmaşık yapılar oluşturamaz. Ancak "birikimli seçilim", her adımda elde edilen küçük bir ilerlemeyi bir sonraki adım için temel alarak, imkansız görünen sonuçlara şaşırtıcı bir hızla ulaşır. 4. "Yarım
Kör SaatçiRichard Dawkins · Tübitak Yayınları · 20101,452 okunma
Bireyselleşmiş toplumun kuşları da gitti.
10/10
·79 syf.·
2024 125. kitabı
Romanımızın tok ve yerli dili Yaşar Kemal'in bir solukta okunabilecek bu eseri; "modern dünyanın" bireyini, kuşların kafesinden bakarak sunuyor bizlere. İnsanlığın (İstanbul özelinde) Modern zamanda geldiği durumu anlatan üstat, çoğu eserinde olduğu gibi elinde cımbızla dolaşıp duruyor toplum içinde. İğne iplik alıp dizdiği kimi toplumsal sorunu haykırıp kulak yırtarcasına bağırır kulağını tıkayanlara. Yine bir adım ötede naif bir umutla bu sorunların çözümünü fısıldar bizlere. Bireyin, kendine yetişmesi uğruna sabah kalkar kalkmaz koşup günün sonunda kendisinin arkasında kaldığı gerçeğini insanın kalabalığı içindeki yalnızlığıyla gözler önüne seriyor. Kendisine ulaşmak için çabalayan insanın gittikçe kendisinden uzaklaştığını 'Kuşlar da gitti" metaforuyla kaleme alan üstad, biz okurlara çok tatlı bir dille acı gerçekleri sunuyor.
Kuşlar da GittiYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 202218bin okunma