İnsan ahlaktan söz ettiğinde, çoğu zaman kendini temize çıkarır. Çünkü ahlak, yaşandığı ölçüde değil; anlatıldığı kadar görünür olur. Dil, vicdanın önüne geçtiğinde, ahlak bir ilke olmaktan çıkar, bir rol hâline gelir. İnsan doğru olduğu için değil, doğru görünmek zorunda kaldığı için ahlaklı davranır.
Toplum, ahlakı bir iç ses olarak değil, bir seyirlik düzen olarak öğretir. Nerede susulacağı, nerede konuşulacağı, kimin karşısında eğilineceği ezberlenir. Böylece ahlak, insanın özüyle değil; konumuyla şekillenir. Gücün olduğu yerde yumuşar, tehlikenin olduğu yerde geri çekilir. Bedel gerektirdiği anlarda ise sessizleşir.
En büyük yanılgı şudur: İnsan kendini ahlaklı sanır, çünkü henüz sınanmamıştır. Oysa ahlak, rahatlık anlarında değil; çıkarla çeliştiği yerde anlam kazanır. Kimse bakmıyorken, ödül yokken, ceza ihtimali bulunmuyorken verilen karar, ahlakın gerçek ölçüsüdür. Geri kalan her şey, sosyal bir mutabakatın parçasıdır.
Maske burada devreye girer. İnsan yüzünü saklamak için değil, kendini korumak için maske takar. Ahlak da bu maskelerden biridir. Gerektiğinde çıkarılır, gerektiğinde takılır. Böylece kişi hem kendine “iyi” kalır, hem de başkalarına zarar vermeye devam eder. Vicdan susturulur, çünkü görünüş hâlâ yerindedir.
Belki de en rahatsız edici gerçek şudur:
Ahlaksızlık, çoğu zaman bir sapma değil; sisteme uyumun doğal sonucudur. İnsan, düzen içinde kalabilmek için değerlerinden vazgeçer; sonra bu vazgeçişi ahlakla gerekçelendirir. Böylece ahlak, iyiliğin değil, uyumun dili olur.
Gerçek ahlak sessizdir. Gösteriş sevmez, alkış beklemez. Kimse görmediğinde de vardır. Bu yüzden nadirdir. Çünkü insan, en çok kendine karşı dürüst olmaktan korkar.
Ve belki de ahlak, yüzümüzde taşıdığımız bir ifade değil;
çıkarlarımızdan vazgeçebildiğimiz nadir anlarda ortaya