Çünkü yaklaşık bir yıl önce Perit’in yaşadığı bir akciğer rahatsızlığı bunu zorunlu hale getirmişti. Oysa Perit uzun yıllar sigara içmişti ve sigarayı bırakmak, o an için Meryam’dan boşanmaktan daha zordu onun için. Bunun bilincinde olan Meryam adamın sigara içişini azaltmak için küçük bir oyun uydurmuştu. İlk başlarda adama günlük dört sigara hakkı verdi. Her üç ayda da bir tane sigara azaltacaklardı. Böylece yaklaşık bir yılın sonunda yavaş yavaş sigaradan kurtulacaktı. Meryam bununla da yetinmeyip sigara içtiği anda adama eşlik etmeye başladı. Böylece olay hem bir ritüele dönüşmüştü hem de Meryam da sigaradan bir-iki nefes çekerek adamın maruz kalacağı zararı azaltmayı niyetlenmişti. Yaklaşık bir yıl böyle devam etti ve işin en sonunda günde bir sigara hakkı vardı, o da akşam yemeğinden sonra karısıyla beraber tüttürülen bir sigara. İşin komik tarafı Meryam sigara ile ilk kez böyle tanışmıştı. Perit’e sigarayı bıraktırmak için yalandan da olsa içmeye çalıştığı sigaralarla… Ama zaman ilerledikçe bu iyi niyetli girişim, bir zevk alma hâline dönüşmüştü. Artık Meryam, Perit olmadığında da ara ara kaçamak sigara içiyordu. En büyük korkusu Perit’in bu durumdan haberdar olma ihtimaliydi. İşin daha da komik tarafı Perit de gün içinde Meryam’dan gizli sigara içiyordu. “Ne garip” diye düşündü Tesla. “Ortak savaşlarında bile birbirlerine karşı dürüst değiller.” Üstelik bu yalancılığın nedeni korku da değildi. Sevgiydi. “İlişkileri anlamak gerçekten zor” diye düşündü kız.
Adam gülümsedi. "Vurgun", gerçekten de durumuna uygun, harika bir tanımlama olmuştu. Çünkü işin fizyolojik mekanizması şu anki haline gerçekten uyuyordu. Normalde bir dalgıç uzun süre derinlerde dolaşırsa çok miktarda azot, basınç nedeniyle vücudunda erir. Daha sonra dalgıcın aniden su yüzeyine dönmesi hücre içi ya da hücre dışı sıvılarında önemli miktarlarda azot kabarcıkları oluşturur. Bu kabarcıklar vücudun çeşitli yerlerinde önemli hasarlara neden olabilir. İlk hissedilen bacak ve koldaki eklem-kas ağrıları olduğundan vurgun olarak adlandırıldı (5). Devin haklıydı, kendisine de bu olmuştu. Anılarında öyle derinlere dalmıştı ki kapı çaldığında bir anda çıkmak istemiş ama hatıralarındaki kabarcıklar nöronlarını felç etmişti.
Yüzünün güzelliği o kadar göz alıcıydı ki sadece çok az kişi bu güzelliğin altındaki derin acıyı görebilirdi. İnsan beyni böyleydi işte. Nerede bir güzellik görse, etrafındaki diğer şeyler anlamını yitirirdi.
Bazen beyninin içinde cam kırıklarından oluşan bir yığın varmış gibi hissediyordu. Hepsi beynine batıyordu âdeta.
Gerçi sinirbilimsel açıdan buna ihtimal yoktu. Beyin gerçekten çok gårip bir organdı. Vücuttan gelen tüm ağrıları hissedebilmesine rağmen kendi ağrısını hissedemezdi. Çünkü beyin üzerinde ağrıyı algılayacak yapılar yoktu.