A.

A.
Martin ama Edemeyen Que sera sera... Film Arşivim: simkl.com/7456051/movies/...
Herkesin bana seni sormasından da sıkıldım. Bu ayrılık beni âdeta dişi Werther’e çevirdi ve ben o lavuktan gerçekten hiç hazzetmiyorum. Ayrılık acısına iki motor taksam çoktan uzaya gitmiştim, boşa akan enerjiye yanıyorum. Sırf havada kalabilmek için dakikada üç bin kere kanat çırpan sinekkuşları gibi çabalamaktan yoruldum, Osman ben artık istemiyorum.
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Güzelim, güzelsin, güzeliz mi yoksa birbirimiziniz mi?
İlişkinin başarı şansını ne kadar yükseltirse yükseltsin, bir insanın hayatınız ve ilişkinizdeki değerini size ne kadar benzediği yahut sizi ne kadar mutlu ettiği ile ölçmek bana inanılmaz şekilde bencil hatta bencilden de öte menfaatçi geliyor. Bir insanın ilişkideki kıymeti her zaman için o kişiye yüklediğimiz değer ve hayatımızda koyduğumuz konumdan gelmesi gerektiğine inanıyorum. Dünyanın en güzel/yakışıklı, eğlenceli, başarılı partnerinin bizatihi bu sıfatlarından dolayı kazanacağı kıymet, o insanın kalbini ve benliğini görüp onu hayatına almak ve onunla hayatı paylaşmak değerini yüklediğimiz kıymetin yanına bile yaklaşamaz. En azından benim için durum böyle. Tabii bu ahvalde "mevzu tamamen seninle alakalı o zaman karşıdakinin hususiyetlerinden değil kendinden yüklediğin manalardan nüveleniyor herşey" diye düşünenler olabilir ama aslında doğru olan da bu değil. Hayatta herşeyin mütekabiliyet ve liyakatla olduğuna inanan biri olarak insanların muhatabının hayatında sahip olacağı kıymeti de hak etmesi ve hakkını vermesi gerektiğine inananlardanım. Muhatabını hoş ve sevilir bulmak, içinin ona akması ve çekilmesi ön şart olmakla beraber ilişkide bağ ve sevginin miktarına etkisinin bir hayli az olduğu inancındayım. Bir insana yeter miktarda beğeni, çekim ve arzu duyduktan sonra onun hayatınızdaki yeri ruhlarınız, kalpleriniz ve ömürler arasında kurulan bağların damarlanması, yayılması, güçlü damarlarla hayatın ve sevginin ilişkinin içinde can vererek dolaşması ve dahi kılcal damarlarla en derinlere kadar nüfuz etmesi ile alakalı kanımca. Ruhlar o bağı kurduktan sonra beğeni ve arzu kapısı açılarak girilen bir ilişkide karşıdaki kişi yavaş yavaş dünyanın en güzel/yakışıklı, en çekici, en biricik öznesi haline gelir. Gördüğüyle yahut yaşadığı haz ve memnuniyetle değil
Gerçek ayrılık; yabancılaşabilmek.
Gittiğinden beri sık sık dönsen nasıl olurdu diye düşünüyorum. Başlarda gözümün önüne son derece romantik sahneler geliyordu. Kapı çalıyor... Ben kederle açıyorum. Sen ellerinde çiçekler filan... Ağlayarak sarılıyoruz ve hoop mutlu son. Biraz zaman geçince işin romantizmi azaldı. Kapı çalıyor, ben sinirle açıyorum. Sen tabii öküz değilsin ya yine çiçek almışsın. Bu sefer çiçeğe pek rağbet etmiyorum. Biraz tartışıyoruz, hesaplaşıyoruz sonra yine hooop mutlu son. Biraz daha zaman geçtikten sonraki kurgularımda kapıma gelemiyorsun çünkü iyice yabancılaşmışız, dışarıda bir yerde buluşuyoruz. Hiç yüz vermediğim çiçek masanın bir köşesinde duruyor. Durumumuzu müzakere ediyoruz ve hayır, bu sefer sarılmadan, vaziyeti değerlendirmek üzere evlerimize dağılıyoruz. Artık düşündüğüm hiçbir senaryonun mümkün olmadığını anlıyorum. Aradan o kadar zaman geçti, sen aynı sen misin? Ben aynı ben miyim? Çiçek bile aynı çiçek değil ki Osman, ben gerçekten istemiyorum.
Halk arasında Erika’nın Gülü diye adlandırılan bir bitki var. Bizim halktan bahsetmiyorum tabii, muhtemelen içinde Erika’ların olduğu bir çöl halkı bu. Her bitki gibi susuz kalınca kuruyor fakat ölmüyor. Suyunu tamamen çekince bir top formuna bürünüyor. Sonra rüzgârın da yardımıyla oradan oraya sürükleniyor. Yıllarca süren kuraklığın ardından bile ulaştığı ilk nemli yerde dallarını tekrar yayıyor. Bir de yağmura denk gelirse misler gibi çiçekleniyor. îşte ben de şu sıra kendimi bu bitkiye benzetiyorum. Evet, belki kurudum ama inatla ölmüyorum. Yeşillenmem bir yağmura bakar Osman, ben artık istemiyorum.
Geçen gece tuhaf bir şey oldu. Rüyamda, tıpkı gerçekte olduğu gibi uyuyorum ve sabah uyandığımda birdenbire çok yaşlanmış olduğumu fark ediyorum. Saçlarım beyazlamış, kamburlaşmışım, yataktan kalkabilmek için bastona ihtiyaç duyuyorum ve yetmezmiş gibi bütün bunların arasında hâlâ “Osman, Osman” diye sayıklıyorum! Kan ter içinde uyandım. Öyle gerçekçiydi ki, ihtiyarlamadığıma ikna olmak için kalkıp aynaya bakmam gerekti. Ama bu rüya, kendi içimde küçük bir aydınlanmaya vesile oldu. Zamanla geçsin diye beklediğim bu ağrı, zamanın da geçip gitmesine çare olmuyor. Geçen zaman ömrü eksiltiyor, yaşım aldı başını gidiyor. Başlarım böyle aşkın ıstırabına Osman, ben artık istemiyorum.