İnsan bu sözün doğru olamayacak kadar güçlü olduğunu, edebiyat veyahut belagat namına mübalağa yapıldığını zannedebilir. Ta ki bunu veya bir benzerini yaşayana kadar. Öyle insanlar tanıyorum ki, bu mevhum hayatlarının akışında yapılan bir yanlış ya da nasib olmayan bir iş olabiliyor. Bir arkadaşım bir semte aşık mesela, orada kalamamış olmak yaklaşık 10 yıl olmasına rağmen hala onu içten içe yiyip çürütüyor.
Bazıları için bir insan oluyor bu. Ölüm ya da ayrılıkla kaybettiği bir insan. Dönüp hiç alakasız bir hüzün halinde, gözlerinden yaşlar akmaya başladığında zihnine ve kalbine dönüp baktığında onu görüyor. "Ulan ne alaka ben bambaşka bişeye üzülmüştüm halbuki, neden bu kadar güçlü hissediyorum o acıyı" diye hayretler içinde buluyor kendini.
Ama bu bağlılık yada köken ne olursa olsun aslında yüklediğimiz manalara ağlıyoruz. Bir insana, bir mekana, bir olguya harikulade manalar yüklediğimizde, hayatımızda büyük kırılmalar meydana geliyor.
Aşk aslında alelade sevgilerden böyle ayrılıyor. Ama işin ilginç olanı; bu süreçte asıl ağladığımız şey, o kişinin ya da mekanın ya da olgunun kendisi değil, bizatihi bizim ona yüklediğimiz mana. Bu demek değil ki o öznenin hisler ya da yaşanan acıyla hiç alakası yok da biz kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz. O olguya verilen kıymet kim olduğumuzdan nevalanıyor ve kendimizi tanımaya çalışırken sorduğumuz en zor onlarca sorudan bile çok, net ve keskin cevaplar sunabiliyor bize. Bu hayatta neyi ab-ı hayat bildiğimiz, neye gönül bağladığımız, hayallerimizin neyde vücut bulduğunu zahir ediyor bize. Çoğu zaman duygu ve fikir dalgalanmalarımız bizi uçtan uca götürse de hakikatin hemen her zaman onların ortasını bulmak oluşu nisbetiyle, o mevhuma duyduğumuz aşk veyahut onun yoksunluğundaki hüzün de, onunla aramızda kurduğumuz köprü ve
Seninle aramızda olan bitenleri büyük ölçüde unuttum. Anılar sanki başka bir hayata aitmiş gibi görünüyor gözüme. Ama bu, beraberinde düşündüğün gibi bir yok oluş getirmiyor. Ben seni kalbimin hafızasıyla hatırlıyorum Osman.