Balamir

Balamir
@Der_saadet
Dini yargılardan çok etkilenmiş sosyo-kültürel öğelerin tasarıma egemen olduğu ve işlevsel programların yöreden yöreye pek değişmediği görülen bu ev, planimetrik niteliklerini bütün bölgelerde korumuştur. Bu benzerliklerin temelinde modern zamanlara kadar değişmeden gelen erkek egemen aile ve İslami aile yaşamı bulunmaktadır. Türkçede ev sözcüğü Latincedeki "domus"a, yani ailenin barındığı yapı terimine eşittir. Evin mimari kurgusunda Yakındoğu mimari geleneklerinin etkileri olmasına karşın, işlevsel gelişiminin kadının aile ve toplumdaki yerine bağlı olduğunu görüyoruz. Bu, İslam dünyasının başka bölgelerinde de rastladığımız, yaşamsal ve yarı tarımsal bir düzenin ifadesidir. Dünya erkeğin, ev kadınındır. Ev yaşamında kadının günlük işleri olan yemek pişirme, ekmek yapma, dikiş nakış, çamaşır yıkama, köylerle küçük taşra kentlerinde meyve kurutma, odun kesme ve hayvan bakımı için geniş mekânlara gerek vardı. Büyük dolaplar; eşek, at veya katır için ahır, avluda ya da bahçede kümes de gerekliydi. Bütün bunlar günlük işleyişi ile kırsal özelliklere sahip tarımsal bir ekonominin ortak nitelikleridir. Bu günlük işleri yapan kadın olduğundan temel ev kavramının işlevsel gelişiminin kadının etkinlikleriyle ilgili olduğu açıktır. Ev geniş bir merkezi devinim mekânı çevresinde gelişmiştir. Çalışma alanları avluya açılır. Zemin kat sokağa tümüyle kapalıdır. Evin girişi, yabancılar için geçilmemesi gereken bir kale kapısı gibidir. Ev ailenin iç yaşamının kalesidir. Türk evindeki haremin de anlamı budur: Erkek günlük işlerinden eve döndüğünde kadın için yapılan bu "mikrokozmos"a girer. Evin kadın için yapıldığı düşüncesi İslam literatüründe yazılmaz fakat toplumsal statüsü vurgulanır. Türkçede evlenmek fiili bir eve sahip olmayı anlatmaktadır. Bahçe ya da avlu kapısından
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Ben kendi köyüm olan Küzen ile Aliekber, Algoyanbaşı, Ak-bıyık yaylaları muhitini sevdiğim halde, maddî medeniyet bakımından çok geri kalmış olduğundan küçümsüyordum, fakat Rus muharrirlerinden Tolstoy ile Aksakov'un Başkurt hayat felsefesini idealize etmekte haklı olduklarını ancak sonradan anlayabildim. Bu muhitin manevî önderi olan münevver tabaka, beni Türk, Arap ve Fars kültürleri ve birçok garplı ve şarklı mütefekkirler ile tanıştırmış, bana sonradan tadiline hiç bir suretle muhtac olmadığım bir ahlâk terbiyesi ve siyasî ideal vermişti.
Sayfa 49
... Eski post-nişîn Veled Çelebi'nin Atatürk'ün toplantılarında, özellikle dil çalışmalarında, sıkça bulunduğundan bahsetmiştik. İşte Çankaya Köşkü'nde yine böyle bir dil çalışması toplantısında söz dönüp dolaşıp Mevlânâ'ya gelmiş, Atatürk şunları söylemiştir: "Mevlânâ, Müslümanlığı Türk ruhuna intibak ettiren büyük bir reformatör. Müslümanlık aslında geniş mânâsıyla hoşgörülü ve modern bir dindir. Araplar onu kendi bünyelerine göre anlamış ve tatbik etmişlerdir. Sıcak bir iklimde oturan, suyu nadiren kullanan, genel bir hareketsizlik içinde ömür süren Bâdiye Arapları için günde beş vakit abdest ve namaz, çok ileri seviyede bir yaşama hareketidir. Hazret-i Muhammed insanları uyuşukluktan harekete sevketmiştir. Sarp dağlar, yüksek yaylalarda at koşturan, erimiş kar suları ile yıkanan Türkler için abdest ve namaz çok tabiî olmuştur. Mevleviliğe gelince o tamamen Türk geleneklerinin Müslümanlığa nüfuz örneğidir. Dönerek ayakta ve hareket halinde Allah'a yaklaşma fikri, Türk dehâsının en tabiî ifadesidir."
Sayfa 173
Şapka Destanı
... Devlet İzbudak'ın naklettiği bir diğer hatırayı da burada muhakkak belirtmek istiyoruz. Şöyle diyor: "Babamın hafif buruşuk bir şapkası vardı. Bir gün Galata Köprüsü'nden geçerken eskiden tanıdığı bir hocaefendi selam vermediği gibi bir de ters ters şapkasına bakmış. Veled Çelebi'nin bu olay üzerine uzunca bir şiiri vardır. Aklımda kalan bir kıtası şöyle: Düşman girseydi vatana Neler giydirmezdi sana Utan da söyletme bana Dokunma hoca şapkama Devlet Hanım'ın bir kıtasını hatırladığı Veled Çelebi'nin "Şapka Destanı" adını koyduğu şiirini önemine binaen burada tamamen vermeyi uygun buluyoruz. Bakma sofuca şapkama Sövme koyuca şapkama Kötü söyleme şapkama Dokunma hoca şapkama Büyük Önder'e uydum Ahret kisvesini soydum Öptüm de başıma koydum Dokunma hoca şapkama Adalet üstün dinine Yenilmiş olan kinine Engel değil ayinine Dokunma hoca şapkama On iki bin Müslim eğer Herhangi kisveyi giyer Şer'an mübah olur gider Dokunma hoca şapkama Hoca konuşalım açık
Eşref'ten Kıt'alar
Seni tekfir eder mutlak, desen dünya yuvarlaktır Döner dünya, o dönmez çünkü sabittir inadında Sorulsa, hace-i dâna, Selânik nerdedir, bilmez; Bilir amma ki kaç tüy varsa Cibril'in kanadında ... Nev'i insan sevdiği bir şeyi çok zikreder Ol sebepten kimi fem-i rindandan dem düşmüyor Pek muhabbet eylemiş Mevlâ mübarek eylesin Vaizin kürsüde ağzından cehennem düşmüyor ... Abdülhamid devrinde, Türkiye dışındaki memleketlerde bazı kimseler içün heykel dikildiği sözü işitilse de, memlekette heykel görülmemişti. Eşref, Mısır'a gidip de Mehmed Ali ve İbrahim Paşaların heykellerini görünce, bizdeki vükelayı hatırlayarak şu kıt'ayı söylemişdir: Vükelâ kabrine heykel dikelim şöyle yazıp Ki: "Bunun hâl-i hayatında yeri münhal idi. Sanmayın yevm-i vefatında bilindi kadri, Sağlığında yine bu böylece bir heykel idi." ... Bu kıt'a, irtikaplariyle ün alan Üsküdarlı Arif Paşa'nın ölüm haberi üzerine yazılmışdır: Beyt-i atiyi reva eylese herkes nakarat, Vali paşa bu gece dar-ı bekâya gitti; Hiç iş görmedi eyyam-ı hayatında habîs, Millete memlekete öldü de hizmet etti.
Sayfa 131