Balamir

Balamir
@Der_saadet
...Dolmabahçe Sarayı'nda da öncesine rastlanılmayan, çok değişik bir opera temsili gerçekleşir; Sultan Abdülmecid'in huzurunda 'Conservatoire Impérial'deki profesörlerin çocuklarından oluşan bir kadro Rossini'nin 'Sevil Berberi' operasının tamamını oynarlar. En büyüğü 12 yaşında olan bu grupta Rosina rolündeki primadonna 10 yaşındadır ve o çocuk haline rağmen sesinin güzelliği ve bilhassa 'tril'lerdeki kabiliyetiyle seyircileri etkiler. 9 yaşındaki berber Figaro ise gitarıyla ve danslarıyla birinci sınıf bir performans çıkartır. Sultan Abdülmecid'in çocuklara operayı sevdirmekteki bu gayreti ve bizzat temsillerine evsahipliği yapmış olması, yine derinlemesine bilinmeyen müzik tarihçemiz ve opera sanatının Türkiye'ye yerleştirilme gayretleri açısından, son derece önemli bir tespittir. Çocuklara opera sahneletmek fikri beğenilmiş olacak ki Naum Tiyatrosu'nda da bir müzik profesörünün fakir ailelerin çocuklarından oluşturduğu bir trupla Donizetti'nin 'Don Psaquale' operasını sahneye koyacağı duyurulur. Bahsedilen temsil 11 Nisan Pazar öğleden sonra saat 2'de Naum Tiyatrosu'nda gerçekleşir. Rolleri paylaşan dört çocuk salonu dolduran seyircilerin heyecanına rağmen kusursuz bir yorum çıkartırlar. Esasında bu genç şancıların dördü de, A. Longobardi, Emilia Incorpora, Adelaide Sansoni ve Guiseppina Sansoni, Naum Tiyatrosu'nda sahneye çıkan sanatçıların çocuklarıdır. Çocuk yaşlarına rağmen tek bir ses kayması, hafıza problemi veya 'ensemble' hatası olmayışı herkesi şaşırtmıştır. M. Zocchi'nin çalıştırdığı anlaşılan çocuk kumpanyasının kazandıkları büyük başarı üzerine Naum'daki temsillerini birkaç defa daha tekrar ettikleri görülür.
Sayfa 262·Kitabı okudu
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Bizler
Biz bir elbiseyi dört yıl, beş yıl, altı yıl giyeriz. Elbisemiz üstümüzde eskir. Eskiyle gezer, ona alışırız, çıkartmak da istemeyiz. Ta ki evlerimizden kadınlarımız, kızlarımız şikâyet edip, sabah akşam "Komşularımızdan, eşimizden dostumuzdan utanıyoruz!" diye diye başımızı ağrıtana kadar. Bizden çoğunun elbisesi üstüne göre biçilmiş değildir. Hazır elbise dükkânlarından alınmıştır veya ev ev dolaşarak satanlardan. Bunlar vücutlarımıza uymaz. Kolu uzun olur, avuçlar içine gömülür. Ceket geniş gelir, düğmelerin yeri değiştirilse bile. Pantolon bacaklardan torba gibi asılır. Yine de giyilir. Çünkü, biz elbiseyi süslenmek için değil, mevsimlerden korunmak amacıyla giyeriz. Kaldırımların kalabalığında herkes gibi biz de yürürüz. Bizi hiç kimse tanımaz. Yüzümüze bakmazlar bile. Yahut, isterlerse baksınlar, kime isterlerse benzetsinler. Bir işçiye, bir zanaatkâra, bir esnafa, bir memura... Fark etmez. Biz şehirde, nereye olursa olsun, uzak veya yakın, yürürüz bir arabayı ya da otobüsü beklemeden. Eğer arada deniz olmasaydı Kadıköy'e, Üsküdar'a da yürüyerek geçerdik. Ayakkabılarımız da eskidir. Genellikle boyarız. İki, üç, dört yıl giyeriz bir ayakkabıyı. Onlar, bizim ayaklarımızda eskir. İyice eskidikleri veya delindiklerinde ikinci bir taban çektiririz, birincisinin üstüne. Biraz daha ağırlaşmış olsa da daha o gün ayaklarımız alışır buna. Koyunun kuyruğu kendisine yük değildir, severek götürür. Vapur veya trende ikinci sınıf gideriz. Üçüncü bir sınıf olsaydı, onunla giderdik. İkinci sınıfta çok ayırt edilmeyiz. Çünkü, bizim gibi eski giyinen çok. Öyle ki ne olduğumuz belirsizdir. Ama, ola ki Adalar vapurunda bize ısrar etseler de birinci sınıf gitsek ve koltukta iki yanımızda dirsek dirseğe kadınlar oturuyor olsalar, gözlerinin ucuyla yandan bakarlar bize, saçlarımıza,
"...Tophane'den Salıpazarı'na kadar kaldırımlara mesken tutan, Tibetli, Türkmen ve Çinli doktorlardı. Onlar benden de erken gelirlerdi. Oturur hastalarını beklerlerdi. Sakin, kanaatkâr, iyi insanlardı. Otlarıyla iyileştirirlerdi de. Marko Paşa'nın, Doktor Horasancıyan'ın hastalarını onların ayağı kaldırdığı söylenirdi."
Sayfa 129
Yine bu yıl içinde idi, Ahmed Rasim'in "Dil" hakkında düşüncesi olgunlaşmış bulunuyordu. Sekiz kişilik olan sınıf, iki fırkaya ayrılmıştı. Devrin üdebasından Hacı İbrahim Efendi'nin Tarîk Gazetesi'ndeki makalelerine karşı Mithat Efendi Tercüman'da hücuma geçmiş, onu Arapça taraftarlığı ile itham ediyor, başında Rasim'in bulunduğu küçücük bir çocuk fırkası da, Darüşşefaka'da "Hace-i evvel"e taraftarlık ediyor, Vakit muharriri Sait Bey'in bir sözünü tekrarlıyordu: "Arapça isteyen urbana gitsin, Acemce isteyen İran'a gitsin, Ki biz Türk'üz bize Türkî gerektir" Reşad Ekrem Koçu Koçu'nun "Ahmed Rasim" kitabının 1938 baskısından.