Biz bir elbiseyi dört yıl, beş yıl, altı yıl giyeriz. Elbisemiz üstümüzde eskir. Eskiyle gezer, ona alışırız, çıkartmak da istemeyiz. Ta ki evlerimizden kadınlarımız, kızlarımız şikâyet edip, sabah akşam "Komşularımızdan, eşimizden dostumuzdan utanıyoruz!" diye diye başımızı ağrıtana kadar.
Bizden çoğunun elbisesi üstüne göre biçilmiş değildir. Hazır elbise dükkânlarından alınmıştır veya ev ev dolaşarak satanlardan. Bunlar vücutlarımıza uymaz. Kolu uzun olur, avuçlar içine gömülür. Ceket geniş gelir, düğmelerin yeri değiştirilse bile. Pantolon bacaklardan torba gibi asılır. Yine de giyilir. Çünkü, biz elbiseyi süslenmek için değil, mevsimlerden korunmak amacıyla giyeriz.
Kaldırımların kalabalığında herkes gibi biz de yürürüz. Bizi hiç kimse tanımaz. Yüzümüze bakmazlar bile. Yahut, isterlerse baksınlar, kime isterlerse benzetsinler. Bir işçiye, bir zanaatkâra, bir esnafa, bir memura... Fark etmez. Biz şehirde, nereye olursa olsun, uzak veya yakın, yürürüz bir arabayı ya da otobüsü beklemeden. Eğer arada deniz olmasaydı Kadıköy'e, Üsküdar'a da yürüyerek geçerdik.
Ayakkabılarımız da eskidir. Genellikle boyarız. İki, üç, dört yıl giyeriz bir ayakkabıyı. Onlar, bizim ayaklarımızda eskir. İyice eskidikleri veya delindiklerinde ikinci bir taban çektiririz, birincisinin üstüne. Biraz daha ağırlaşmış olsa da daha o gün ayaklarımız alışır buna. Koyunun kuyruğu kendisine yük değildir, severek götürür.
Vapur veya trende ikinci sınıf gideriz. Üçüncü bir sınıf olsaydı, onunla giderdik. İkinci sınıfta çok ayırt edilmeyiz. Çünkü, bizim gibi eski giyinen çok. Öyle ki ne olduğumuz belirsizdir. Ama, ola ki Adalar vapurunda bize ısrar etseler de birinci sınıf gitsek ve koltukta iki yanımızda dirsek dirseğe kadınlar oturuyor olsalar, gözlerinin ucuyla yandan bakarlar bize, saçlarımıza,