İtiraf etmeliyim ki ilk yarıyı çok zor okudum. Ama bir kitabın zor okunması, her zaman diliyle ya da anlatımıyla ilgili değildir; bazen, yazar seni öyle bir dönemin kalbine bırakır ki, yaşananların ağırlığı, kelimelerin ötesine geçer, içini ezer, boğazına oturur. Baybars tam da böyle bir kitaptı benim için. Haçlı Seferleri'nin, Moğol istilalarının, ihanetin, ölümün, kuşatmaların ve acıların kol gezdiği o karanlık çağda, insanın insan olmaktan nasıl uzaklaştığını görmek; güç uğruna, toprak uğruna, din adına yapılan katliamların nasıl bir medeniyet yıkımına dönüştüğünü okumak, sadece bir tarih bilgisi değil, bir vicdan sınavıydı adeta.
Ve tüm bu yıkımın ortasında, sanki küllerin içinden yükselen bir figür gibi Baybars çıktı : Kölelikten sultanlığa, bilinmeyenden tarihe uzanan bir yolculuk… Hayatının neredeyse her adımı mücadeleyle, acıyla, zekâ ve cesaretle örülmüş. Peki, tarihte girdiği hiçbir savaşı kaybetmemiş olan bu Türk sultanın adını bugün kaç kişi biliyor? Kaç kişi onun kurduğu dengeyi, doğuyu Haçlılar ve Moğollar karşısında ayakta tutan iradeyi, stratejiyi, öngörüyü konuşuyor?
Tarihimiz ne yazık ki çoğu zaman ya unutturulmuş ya da yüzeysel anlatılmış. Oysa Ali Emre’nin kaleminde sadece bir sultan değil, bir çağın ruhu canlanıyor. Baybars’la birlikte, bu üçlemeyi tamamlayan Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyubi kitapları da mutlaka okunmalı; çünkü bu üç isim, sadece bir coğrafyanın kaderini değil, insanlığın onurunu da omuzlamış isimlerdir.
Ali Emre’nin bu üçlemesini okurken hem tarihle yüzleşiyorsunuz hem de bugüne nasıl geldiğimizi sorguluyorsunuz. Unutmak kolay, hatırlamak çaba ister. Bu kitaplar, işte o çabanın hakkını veriyor.