“New Haven’a varır varmaz, yengesinin manikür dükkânında çalışmaya başlayacaktı. Şu an bu fikir onu dehşete düşürdü. Onların yaşamının bir parçası olmak, kuzenlerinin okuldan döndüğünü, annelerinin onları sarılarak karşıladığını, babalarının bisiklet sürmeyi öğrettiğini görmek, bu adamın onlara, hepsine çektirdiği acıyı hatırlamak istemiyordu. Amcasının elinden aldığı, onu yoksun bıraktığı, ama kendisinin doyasıya sürdürdüğü aile saadetinden nefret ediyordu. Hayır, onlara ihtiyacı yoktu; başvuru formunda amcasının adı olsa da olmasa da Amerika onları kabul edecek, onlar da oraya ayak basar basmaz kendi elleriyle kendilerine bir hayat kuracaklardı. Böylece, Bay Barnett’in ona kalemi havada, formun üstünde, dikkatle baktığı kısa bir suskunluğun ardından, “Hayır,” dedi, “kimsemiz yok.””
"Oysa iki yıl sonra yeniden karşılaştığımızda onun tek tek kişilerin değil de toplumun, içine doğduğu ekonomik ve toplumsal koşulların kurbanı olduğunu bilmiyor muydum? Biliyordum elbet. Kendisine anlatmaya bile çalıştım bunu. Bilmediğim şey “toplum”un biz olduğumuzdu."
"Uzanıp pencereyi açıyorum. Hınzır rüzgâr çabucak içeri doluyor. Heyecanla kabaran perdeler pat pat uçuşmaya başlıyor. Derin, tertemiz bir nefesle şişiriyorum ciğerlerimi. Başımın üstünde dönen kırlangıçlar çığlık çığlığa muştuluyor. “Gece bitti,” diye haykırıyor kırlangıçlar. “Gece bitti, sabah oluyor.”
Sabah, ne güzel kelime."