Soyut ülküler uğruna, politikacıların işlerine geldiğince sağa sola bükecekleri sloganlar uğruna değil de, sonunda kendi kurtuluşu adına savaştığını bilmek, içini ateşli bir coşkuyla dolduruyordu.
İşgal edilen kentlerin karanlık yatak odalarında, yatak odalarının en sefillerinde Amaranta'yı bulmuş, yaralıların sargılarındaki kurumuş kan kokusunda Amaranta'yı algılamış, ölüm tehlikesinin bir anlık dehşetinde Amaranta'yı yaşamış, her yerde, her zaman onu düşlemişti. Onu unutmak için ondan kaçmış; yalnızca uzaklara gitmekle yetinmeyip, silah arkadaşlarının gözükaralık diye adlandırdığı bir öfkeyle ileri atılmış, yine de Amaranta'nın hayalini savaşın pisliğine ne kadar bulamışsa, savaş da o kadar Amaranta'ya benzer olmuştu.
Tamam, ateş düştüğü yeri yakardı ama hayat olduğu gibi devam etmemeliydi. Uzayın boşluğuna savrulup yok olmuyordu acılar. Nereye gidiyordu peki bunca acı, bunca yaşanmışlık neyi değiştiriyordu? Biz insansak bunlar kimdi? Bunlar insansa biz kimdik? Hepimiz insansak... Hayır, hepimiz birden insan olamazdık, insan türü dışında yeni bir tür oluşuyordu muhakkak. İnsan türünü küçümseyen, hor gören yeni bir canlı vardı artık, kendini yarı tanrı gibi gören bir tür belki de. Konforlu küçük saraylarını "ötekilerin" üzerine inşa eden uyduruk, sahte tanrılar. Yarı tanrı olmakla ezilen olmak dışında bir seçenek yok muydu artık?