Rabu, uzun parmaklarını çatırdatarak; “Söyle bakalım efendi. Sence Leyla mi çok sevdi yoksa Mecnun mu?” diye sorunca, onun bu mazmunu kullanarak nereye varmak istediğini az çok anlıyorum. İstihzayla; “Bu da soru mu! Elbette Mecnun daha çok sevdi. Leyla için aklını kaybetti. Ailesinden, dostlarından vazgeçti. Herkese, canlı cansız her şeye; insanlara, hayvanlara, bitkilere, çöllere, dağa taşa, kurda kuşa Leyla'yı anlattı.” diyorum.
"Hayır efendi! Leyla, Mecnun'u daha çok sevdi! Mecnun onu herkese anlatıp kalbindeki yükü hafifletirken Leyla onu kendisinden bile sakındı. Kalbindeki Mecnun aşkı öyle büyüdü, öyle büyüdü ki Leyla'yı kimselerle paylaşmadığı bu aşk derdi öldürdü. Gerçek aşık tam da bunu yapar! Tipkı insanların hayran olduğu şu azametli yapının sahibi gibi..."
"Şah Cihan mi, nasıl?” diye soruyorum, hayretle.
"Hayır hayır, yine yanılıyorsun. Herkes, asırlardır Şah Cihan'ın aşkını konuşuyor. Karısına ne kadar aşıkmış ki, onun için binlerce insanı yıllarca çalıştırarak ve Hindistan hazinesini kullanarak karısına bu muhteşem anıt mezarı yaptırmış, diyorlar. Oysa karısının Şah Cihan'ın seferdeyken onu özlediği için öldüğünü, kocasının adını odasının her köşesine nakşettiğini kimse bilmiyor. diyor.
Rabu'nun söylediklerine şaşırıyorum. Çünkü bunları ilk kez duyuyorum. Ona anlattıkları için teşekkür edip yoluma devam etmek için adım atıyorum ki, Rabu; "Hey efendi! Bu 4 anlattıklarımın bedeli elli rupidir.” diye sesleniyor. Rabu'ya elli rupisini verip zihnimdeki duvara Tac Mahal'in sahibi Mümtaz Mahal'in tablosunu asarak Agra'nın renkli sokaklarına. kalabalığına karışıyorum. Gün düşüyor...