Bu gıdadan, bu yakınlıktan ve bu nurdan yoksun kalplerin feryatları her çağda duyulagelen canhıraş feryatlardır.
Ömer Hayyam şöyle der:
Ruhumda yokluğun ızdırabını hisseder gibiyim,
Hayatta bedbahtlıktan başka bir şeyle karşılaşmadım.
Ne acı! Ya bir de zamanım gelmişse
Oysa henüz kaza ve kader bulmacasını çözemedim.
Günlerim, geri gelmeden geçip gidiyor.
Çölde esen rüzgarlar gibi.
Ruhun bütün yaşadığı iki gündür,
Geçen, dün ve gelecek, yarın
Yarın gaybın arkasındadır, bugünse benim,
Gelecek hakkında nice zanlar boşa çıkar.
Bu kadar gafil değilim, gördüğüm halde,
Dünyanın güzelliğine, zevkine bakmayayım.
Rüyamda doğru bir ses işittim;
Uykunun gençlik kozasını açtığı görülmemiştir,
Uyan, çünkü uyku ölümün ikizidir.
İç, zaten son konağın topraktan bir döşek olacaktır.
Çabucak gelen ölümü gözlüyorum.
Birgün ismim varlık defterinden silinecektir.
Getir, şarap sun ey sevgili!
Çünkü günlerin amacı uzun bir uykudur.
Kitab-ı Mukaddes’in “Eski Ahid” bölümünde şöyle denir: “Boşların boşu. Her şey boş. Güneş altında insanın çektiği bunca yorgunlukların yararı ne? Bir dönem geçerken bir başka dönem geliyor. Yeryüzü ise sonsuza kadar kalıcıdır. Güneş doğuyor, güneş batıyor. Yine doğduğu yere koşuyor. Rüzgar güneye gidiyor, kuzeye dönüyor. Döne döne gidiyor. Dönüşlerini tekrar ediyor. Bütün nehirler denize akar ancak deniz dolmaz. Nehirler akıttıkları yere, tekrar oraya akıyorlar. Bütün sözler eksik kalıyor. İnsan her şeyden haber veremiyor. Göz, bakmaya doymuyor. Kulak da işitmekle dolmuyor. Olan oluyor. Yapılan neyse o, yapılıyor. Güneşin altında yeni bir şey yoktur. Bak bu yenidir, denilecek bir şey bulunsa o da bizden önceki zamanlardan kalmadır. Öncekiler hatırlanmıyor, sonrakiler de kendilerinden sonra gelenler nezdinde hatırlanmayacaklardır.”