İşte bizim meslek böyledir, sadece dışarıdaki kötülük le uğraşmazsın, bir de kendi içimizdeki pislikle baş etmen gerekir. Üstelik kendi içindeki pisliklerle mücadele etmek, dışarıdakilerle uğraşmaktan çok daha zordur. Çünkü her kesin yukarılarda bir tanıdığı, bir akrabası vardır. Herkes meslektaşına toleranslı yaklaşır. Teşkilat içindeki hataların hoşgörülmesini diler; kol kırılsa bile yen içinde kalmalıdır.
'II. Abdülhamit devrinde bir yıl Fatih semtini seller bas mış. Yağmur mu çok yağmış, borular mı patlamış, işte ney se, evler, dükkânlar, camiler, sokaklar sular altında kalmış. Semt halkından bazı kişiler geceleri rüyalarında Fatih Sul tan Mehmed'i görür olmuşlar. Farklı farklı insanların rüya larına giren ulu hükümdar, "Boğuluyorum... Beni kurtarın," diye feryat figan ediyormuş. Rüyayı görenler, kahvehane lerde, pazarlarda, sultanın halini anlatmaya başlayınca, çok sürmemiş, bu konuşulanlar Abdülhamit Han'ın kulağına ka dar gitmiş. Abdülhamit Han da gizlice Fatih İtfaiye Kuman danı Mehmet Paşa'yı huzuruna çağırıp ceddinin mezarını kontrol etmesini buyurmuş. Mehmet Paşa emri yerine getirmek için ser verip sir vermeyecek yiğitlerini yanına alıp türbeye girmiş. Türbedeki sandukayı kaldırıp kabri kazmışlar. Fakat metrelerce derinliğe inmelerine rağmen sultana dair hiçbir kalıntıya rastlayamamışlar. Sonunda karşılarına demir bir kapak çıkmış. Kapağı kaldırınca taş bir merdiven belirmiş önlerinde. Merdivenin basamaklarından inmişler. Aşağıda kocaman bir mahzen onları bekliyormuş. Mahzeni görünce burasının daha önce Havariyun Kilisesi olduğunu hatırlamışlar. Konstantin gibi, Jüstinyen gibi imparatorların mezarlarının burada olduğunu duyduklarından içlerini bir korku kaplamış. Ama Abdülhamit Han'a söz verdikleri için korkularını bastırıp mahzenin altında bir süre yürümüşler, sonunda büyükçe bir mermer altlık bulmuşlar. Fatih'in tabu tu işte bu mermerin üzerinde duruyormuş. Tabutu açınca da Fatih Sultan Mehmed'in o mübarek bedeninin hiç çürüme miş olduğunu görmüşler.'