Jack London, yarı otobiyografik romanı olan Martin Eden ile mücadelenin aşkını, yorgunluğun kaçınılmazlığını biz okurlara sunmuş.
Kitabı özetlemek gerekirse;
Kahramanımız Martin Eden bir denizcidir. İri yapılı, kuvveti yerinde, tabiri caizse kaba saba bir adamdır. Bir gün, burjuva sınıfına ait bir yabancıyı kavga esnasında kurtarır. Kurtarılan adam bunun karşılığında onu evine davet eder ve tüm hikaye o eve atılan ilk adımdan sonra başlar. Martın gördüğü görkemli ev karşısında adeta büyülenir. Zira gördükleri, duydukları ve okudukları kadarıyla bildiği şeylerdir. Kurtardığı adamın kardeşini gördüğünde ona aşık olur. Kadının saf güzelliği ve naifliği onun ilgisini çeker. Martin, o evdeki insanlar gibi bir hayat yaşamak, sevdiği kadına yaraşır bir adam olmak ister ve bu isteğin ateşini taşır yüreğinde. Sevdiği kadındaki zarafet ve kendisindeki kabalık çok tezattır ve o bunu değiştirmek ister. Ruth, edebiyat öğrencisidir. Bilgisi ve konuşmalarıyla, Martinde onun gibi olabilme isteği uyandırır. Martin artık sürekli okuyan, okudukça bilgi açlığı artan bir adama dönüşür. Gün geçtikçe gelişir, her şeyiyle farklı bir adam olmaya başlar. Ruth ondaki bu değişmenin kaynağı olmaktan büyük haz duyar ve Martin'e aslında kendi yarattığı bir eser gözüyle bakar içten içe. Martin kendindeki değişimden oldukça mutludur. Bir gün o evdeki insanlar gibi saygın biri olabilmeyi arzular. Sürekli okur ve hatta işler öyle bir hâl alır ki, Martin günde 5 saat uyuyan, uykusunda bile kitaplarıyla yaşayan bir adamdır artık. Bu uğurda çok zorluk çeker, yoksulluğu onu günden güne tüketir. Yeni keşfettiği bu dünyanın onda yarattığı hisleri ve doluluğu yazıya dökmek ister ve yazmaya başlar. Artık hayali yazar olmaktır.Yazılarını birçok yayınevine yollar lakin hiçbirine olumlu dönüş sağlanılmaz. Ruth