Yarım kalmış acılar denizi pencereme konardı geceyle,
savrulurdum. Gözyaşı kokusuyla dolu bir kuğu, zamanın
sonuna kalkan, sürgünümdü; göz mavisi duman,
Boz bulanık bir gündü. Yağmur zaman zaman yağıyor, rüzgarın uğultusu hiç dinmiyordu. O gün, Şair Kaan İnce’nin anısına bir toplantı düzenleneceğini biliyordum. Yanımdaki Mahzun arkadaşımla toplantının yapılacağı salona ulaşmıştık. İçerisi kısmen doluydu. Benim gibi Kaan’ı şiirlerinden bilen konuklar, sanırım çoğunluktaydı. Toplantıyı düzenleyenler, sonradan öğreneceğim üzere, Kaan’ın arkadaşlarıydı. Konuşmalar yapıldı. Bir şairin, intihar eden bir şairin ardından birçok söz söylendi… Bozkırın kasveti daha da artmış, yağmurun çiselemesi ve rüzgarın uğultusu birbirine karışmıştı.
sessizliğim. Aktım ölü denizkızıyla gökkuşağı saklı
mektubun içine, pulumuz rüzgar oldu, postacımız güvercin.
O toplantıda ilk kez gördüğüm Kaan’ın arkadaşlarından kimilerinin hayatıma ekleneceğini ve kadim dostlarıma dönüşeceğini, elbet ki bilemezdim. Ancak hayat bu eklemlenmeyi zaman içerisinde gerçekleştirdi. Tanışmanın ardından, yine kasvetli ve yağmurlu bir akşamüzeri ilk toplantıya katıldım. Küçücük bir han odasının içerisinde Nizam Hocayla, Bahar’la, Ülkü’yle, Gökhan’la, Ali Burak’la, Ercüment’le ve İzlek Dergisinin çekirdeğini oluşturan ilk kadroyla tanıştım. Acemi bir tanışmaydı. Ercüment Özdemir, Kaan’ın mahalleden arkadaşıydı. Nizamettin Uğur, ki sonrasında biz hep Nizam Hoca dedik kendisine, Kaan’ın ilk şiirlerini okuyan ve onu şiir denemeleri yapması, yeni şiirler yazması için yönlendiren dershane öğretmeniydi. Kızılay’ın ortasındaki o han odasında bir araya gelen bu insanların hepsi, ortak bir düşü gerçekleştiriyorlardı. Bu düş, Kaan’ın da isteği olan bir dergi, edebiyat