* Uzay ajansı kurduk ama yangın uçağı almayı unuttuk.
* Ülkeyi şantiye alanına çevirip, her yeri beton yaptık ama yeşili unuttuk.
* İki ayrı 100 günlük program açıkladık ama icra etmeyi unuttuk.
* 25 kuruşluk poşete itiraz ettik ama bir yılda ödediğimiz 800 milyar lira verginin hesabını sormayı unuttuk.
* Yüksek gelirli ülkeler sınıfına geçtik ama vatandaşı götürmeyi unuttuk.
* Faiz denen şeyden hep nefret ettik ama düşürmeyi unuttuk.
* Kanun yaptık ama herkese eşit davranmayı unuttuk.
* Her yere üniversite açarak üniversite mezunu sayımızı yükselttik ama onlara istihdam sağlamayı unuttuk.
* Vatandaşın enflasyonunu her defasında gayet düşük gösteren TÜİK'in hangi marketlerden alışveriş yaptığını vatandaşla paylaşmayı unuttuk.
* Ve o kadar çok üzdüler ki bizi, şu kısa ömrümüzde mutlu olmayı unuttuk...
Her şeyi geride bırakabilir misiniz? Canınız çok yanmış olsa da, hayatınız altüst olsa da ve hatta ölecek olsanız da… intikam almaktan vazgeçebilir misiniz?
Uzun süre bir şeyler yazmayınca insan nasıl başlayacağına karar vermeyi bırak, başlamadan vazgeçmek istiyormuş. Sürekli yazanları tebrik ederim buradan. Peki, beni bu yeniden yazma duygusuna iten ne oldu? Bir kitabın bu kadar az okunmuş olmasının şoku ve boş vaktimin doğması (staj :) ) mı? Ya da yirmi dakikadan fazla elinde kitap tutamayan benim neredeyse tek soluşta okuyabilmiş olmam mı? Aşk ve Gurur’u o kadar zor bitirdim ki inanın abartmıyorum bu durumu. Ve bu durum tabii romanın sadece macera yani sürükleyiciliğinden kaynaklanmıyor, bunu bir belirteyim de.
Alexdar Dumas Tarafından yazılan Pauline; gömülü roman tekniğiyle yazılmıştır ve üç anlatıcıya sahiptir. Kısaca farklı anlatıcılardan yararlanarak yazılan bir teknik diyebiliriz. Başta karakterlerin çatıştığı ve düşüncelerin karıştığı biraz daha bilinç akışı tekniği gibi olacağını düşünmüştüm doğrusu, tutanamayanlar gibi. Eksantrik ve karmaşık deneysel çalışmalara bayılırım, bu kitabı almamın da sebebi buydu zaten. Ama karışıklıktan ziyade sırası gelene söz hakkı verilmiş gibiydi. Bazen kitap okurken yan karakterlerin hikâyesi anlatılırken keşke onun açısından okusaydık deriz ya işte yazar bunu yapıyor. Hikayeler ve hisler ilk ağızdan anlatılıyor ve bu sistem karışıklıktan ziyade düzen ve yoğunluk getiriyor. Tabii romanın macera kitabı olması, sürekli gizemin peşinde koşmamız ve bir kadının ilk duygularına şahit olmamızda kitabı elinden bırakmamanıza neden oluyor. Ve bunu cidden iyi bir dille yapıyor sadece olaylarla değil. Nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama… Stefan Zweig Kitaplarını çok sevsem de hep bir anlatım eksikliği hissederim, bunda bu yok.