Yine bir Jack London kitabı ve yine muhteşem diyebileceğim kadar güzel bir anlatım tarzı, üslubu ve konusuyla çok beğendiğim kitaplar arasında yerini aldı. Kitabımız isminden de anlaşılacağı gibi veba salgınını konu alarak ilerliyor. Bizde 1 yıldır bir salgın hastalıkla mücadele ettiğimiz için özellikle bu pandemi döneminde kitabı okumuş olmam benim için çok önemliydi. İnce bir kitap fakat sayfa sayısıyla ters orantılı bir içeriğe sahip. Sıkılmadan, severek okudum ve ilk sayfasından son sayfasına kadar kitap sürükleyiciliğinden hiçbir şey kaybetmedi.
Kızıl Veba, bir dedeyle üç torunu arasında geçen kısa bir macera niteliğinde. Dedenin Kızıl Veba hastalığını ve insanlığın geçmişteki halini torunlarına anlatması romanın ana çerçevesini oluşturuyor. Kitap, 2073 yılında insan medeniyetinin yok olduğu, ilkçağlara geri dönüldüğü bir zamanda başlıyor. Edvin, Hou Hou ve Yarık Dudak adlı üç torunun dedesi olan James Howard Smith, Kızıl Veba’nın ortaya çıkışını anlatıyor. Dede ile torunları arasında doğal olarak nesil farkı değil koskoca bir medeniyet farkı oluşuyor.
2013 senesinde ortaya çıkıyor Kızıl Veba. Dede Smith, o zamanlar San Francisco’da bir üniversitede İngiliz Edebiyatı Profesörü. New York’ta baş gösteren Kızıl Veba hastalığı, ismini hastalığa yakalanan insanların yüzlerinin ve vücutlarının kızıl bir renk almasından alıyor. Hastalık, bulaştığı insanı birkaç saatte öldürüyor ve hasta olan hiçbir insan kurtulamıyor. İlk başta bacaklarda başlayan bir uyuşma, yavaş yavaş kalbe doğru ilerliyor ve kalbe ulaştığında hasta, hayatını kaybediyor.
Önceleri sıradan bir hastalık olarak görülen ve göz ardı edilen Kızıl Veba, bütün dünyaya çok kısa sürede yayılıyor. Bir ilaç geliştirilemeden tüm dünyayı kasıp kavuruyor. Modern yaşam sona erdiğinde, James Howard Smith ve üniversite
Kızıl VebaJack London · İthaki Yayınları · 202047,9bin okunma