"Bu rasyonalist düşünme biçimi 17. yüzyıl felsefesinin tipik bir özelliğiydi. Ortaçağ'da da güçlüydü bu anlayış. Hem zaten Platon ve Sokrates'te de karşımıza çıkmıştı. Ama 17. yüzyıldan itibaren giderek derinlere inen bir eleştirinin hedefi oldu. Duyusal deneyimler edinmeden önce hiçbir bilince sahip olamayacağımız görüşünü savunan birçok filozof çıktı ortaya. Bu görüşe de Empirizm deniyor."
Bir rasyonalist aklın bilgi kaynağı olduğuna inanır. Çoğu zaman da insanda doğuştan fikirler bulunduğuna -yani her türlü deneyimden bağımsız olarak var olan fikirlere.
"Büyük bir bahçede yetişen birbirinin aynı iki ağaç var. Biri çok güneş alan, besleyici toprağın ve suyun bol olduğu bir yerde. Diğeri ise gölgede ve toprağı da kötü. Hangisi daha çok meyve verir?"
"Tabii ki yetişme koşulları daha iyi olan."
"Spinoza'ya göre bu ağaç özgürdür işte. içerdiği olanakları geliştirmek için tam bir özgürlüğe sahiptir. Ama eğer bir elma ağacıysa bu, elma yerine armut ya da erik verme olanağına da sahip değildir. Biz insanların da durumu aynen böyle. Örneğin politik koşullar iyi yetişmemizi ve kişi olarak gelişmemizi engelleyebilir. Bir dış zorlama bizi durdurabilir. Bizde yatan olanakları özgürce geliştirebiliyorsak, ancak o zaman özgür insanlar olarak yaşıyoruz demektir. Ama yine de içimizde verili olanlar ve dış koşullar tarafından yönlendirileceğiz."
Barok dönemin tipik bir sloganı vardı: 'carpe diem'. Yani 'gününü gün et!' Yine çok söylenen bir başka Latince söz de şuydu: 'memento mori'. Bunun anlamı da, 'öleceğini unutma!' Hayatın keyfini çıkartmayı tasvir eden bir resmin köşesinde bir de iskelet görebiliyordun. Barok döneme birçok bakımdan gösteriş ve budalalık hakimdi; ama madalyonun öbür yüzüyle, her şeyin geçici oluşuyla, yani etrafımızdaki güzelliklerin bir gün ölüp çürüyeceğiyle ilgilenenler de çok fazlaydı.
Barok' terimi aslında 'biçimsiz inci' anlamındaki bir sözcükten gelme. Barok sanatın tipik özelliği, daha sade ve uyumlu olan Rönesans sanatının tersine, çok zengin ve gösterişli, kontrast dolu biçimlere yer vermesidir. Zaten bütün 17. yüzyıl uzlaşmaz karşıtlıklar arasındaki gerilimlerle örülmüştü. Bir yanda yaşamı olumlayan Rönesans anlayışı vardı; diğer yanda birçok kişi karşı uca yönelmiş, dinsel bir içedönüklük halinde dünyayı reddeden bir yaşam sürüyordu. Sanatta ve gerçek yaşamda ise her şey çok gösterişliydi. Ama aynı dönemde kendini dünyadan çeken manastır hareketleri ortaya çıktı.