Büşra

Büşra
Hegel felsefesi deyince, tarihin gidişini kavramaya yönelik bir yöntemi kastediyoruz her şeyden önce. Bu yüzden, Hegel'den söz ettiğimizde insanlık tarihini de ele almış oluruz. Hegel felsefesi 'varoluşun doğasındaki derinliği' öğretmeye kalkmaz bize; ama verimli bir şekilde düşünmenin yolunu gösterir."
Reklam
Rönesans'la birlikte başlayan teknik gelişme hem iplik makinelerine hem de işsizliğe, hem etkili ilaçlara hem de yeni hastalıklara, hem tarımın çok verimli hale gelmesine hem de doğanın talan edilmesine, hem çamaşır makinesi ve buzdolabı gibi çok pratik yardımcılara hem de çevre kirliliği ve çöp dağlarına yol açtı.
Çok önemli bir şey de, Rönesans'ta yeni bir doğa kavrayışının ortaya çıkmış olmasıdır. Dünyada var olan insanın kendini gerçek evinde hissetmesi ve dolayısıyla dünyadaki yaşamın artık göklerdeki yaşama bir hazırlıktan ibaret sayılmaması, fiziksel dünya karşısındaki tutumu alabildiğine değiştirdi. Doğa artık olumlu bir şey sayılıyordu. Çoğu kimse Tanrı'nın yaratılmış varlıklarda mevcut olduğuna inanıyordu. Sonsuz değil miydi Tanrı? Demek ki her yerde olmalıydı. Bu anlayışa Panteizm (Tümtanrıcılık) diyoruz.
Her şeyden önce, Rönesans yeni bir insan resmi çizmişti. Rönesans hümanistleri insan ve insanın değerine yönelik yepyeni bir inanç oluşturdu. Tek yanlı olarak insanın günahkar doğasını vurgulayan Ortaçağ anlayışıyla tam bir karşıtlık içindeydi bu yaklaşım. İnsan artık sonsuz derecede büyük ve değerli bir varlık sayılıyordu. Rönesans'ın en önemli kişilerinden biri Ficino'ydu. Şöyle seslenmişti: 'Kendini tanı, ey insan kılığındaki tanrısal soy!
Ama zaten yaşam da hüzünlü ve ciddi. Harika bir dünyaya getiriliyoruz. Birbirimizle karşılaşıyor, tanışıyoruz. Kısacık bir süre birlikte yaşıyoruz. Sonra birbirimizi yitirip tıpkı geldiğimiz gibi aniden ve açıklanamaz bir şekilde ortadan yok oluyoruz.