Bu romanın her bir sayfasını okuduğumda gündemimizde yaşanan olayları anımsıyorum. 1984 bir evrenden ziyade hapishane gibidir. Burada özgürlük denen bir kavram yoktur.
Şimdi gelin sizlere bu distopik evrende yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlatayım.
1984'ün evreninde komünist bir devlet yapısıyla karşı karşıyayız.
Devlet sırtını totaliter rejime ve sanayi devrimine yaslayarak sanat, kitap ve daha pek çok şeyi değiştirerek devletten yana bir propaganda aracı olarak kullandığını görüyoruz.
Ayrıca tarihte yaşanan olayların dellilerini silerek ya da değiştirerek insanlığın uyanmasını engelliyorlar. Bu saydığım etkenleri bir araya getirerek devlet, insanları köle gibi kullanmaktadır. Devlet adına çalışmak yahutta propagandasını yapmak bir zorunluluktur. Buna karşı gelindiği taktirde infaz edilirsin. Bundan ötürü insanlık devlete boyun eğerek her bir emri köle gibi yerine getirmek zorundadır.
''Savaş barıştır, Özgürlük köleliktir, Cehalet güçtür'' diye sloganları bile vardır.
Bu evrende devlet, cehaletten güç alır ve özgürleşmeyi bir yasak haline getirilmiştir.
Bilhassa ana karakterimiz Winston Smith'de devlete, yani parti'ye bağlı çalışan birisidir.
Oturma odasında tele ekranın görmediği bir alanda günce tutmaya başlar.
Yazdıkça düşünmeye, düşündükçe de sorgulamaya ve sorguladıkça da yanlışları fark etmeye başlar. Böylece gerçekleri öğrenip sisteme karşı çıkmayı bir görev haline getirir.
Tolaliter rejime karşı bir devrim de diyebiliriz buna.
Ayrıca bu evrende herkes Büyük Birader'e boyun eğmek zorundadır. Aslen dış görünüşüyle Joseph Stalin'in ta kendisidir. Egemenlerin her daim sizi izlediğini, görebildiğini vurgular. Aslında kendisi sadece bir silüettir ama
insanları hizaya dizip köle gibi kullanmaya yetmektedir. Apartman koridorlarından tutunda ceplerdeki sigara