Kitabı yıllar önce okumuştum ancak şimdi inceleme yazmak istedim. Romanı okurken en çok sarsan şey, vatanı uğruna kolunu kaybetmiş gazi bir Türk subayının öz vatanında, öz halkı tarafından bir "yabancı" yani bir "Yaban" olarak ilan edilmesi oldu.
Ahmet Celal ne kadar milliyetçiyse, köylü de bir o kadar toprağına ve kendi küçük dünyasına bağlı. Benim bu kitapta gördüğüm en acı gerçek, cephede kazanılan askeri zaferlerin, zihinlerde bir birlik yaratmaya tek başına yetmediğidir. Köylü için Ahmet Celal; gazeteleriyle, felsefesiyle ve idealleriyle onların sömürülme düzenini bozan bir yabancıdan ibaret.
Ahmet Celal suçu sadece köylüye atmayı bırakıp, "Bunun sorumlusu sensin Türk aydını!" diyerek bir özeleştiride bulunuyor. Olayları birinci tekil şahıs ağzından okumak da, karakterin iç dünyasındaki yalnızlığı ve hayal kırıklıklarını çok daha yakından hissetmemi sağladı.
Bence Yaban, sadece 1920'lerin Anadolu'sunu anlatan eski bir roman değil; bugün bile aydın kesim ile halk arasındaki o görünmez duvarları anlamak için dönüp dönüp okunması gereken zamansız bir kitap. Kitap özeti ise şu şekilde.
Ahmet Celal, I. Dünya Savaşı'na yedek subay olarak katılmış ve bu savaşta sağ kolunu kaybetmiş genç bir Türk aydınıdır. Savaş bittikten sonra memleketi olan İstanbul İngilizler tarafından işgal edilince, Ahmet Celal hem ruhen hem de bedenen büyük bir yıkım yaşar. İstanbul'da kalmak istemez. Kendisine hayran olan ve savaşta emir erliğini yapan Mehmet Ali’nin davetini kabul ederek, onun Eskişehir sınırlarındaki Porsuk Çayı kenarında bulunan ücra köyüne yerleşmeye karar verir.
Ancak Ahmet Celal'in hayalindeki fedakar, bağrına basan Anadolu köylüsü imajı, köye adım atar atmaz yerle bir olur. Köylüler onun şehirliliğini, giyimini, konuşmasını ve kopuk kolunu garserler. Ona sevgi ya da saygı