Bu sitede okuduğum kitapları kaydetmek, kitaplar üzerine incelemeler yazmak ve okunacak yeni kitaplar keşfetmek için bulunuyorum. Herkese iyi okumalar dilerim
Kitabı çok uzun zaman önce okumuştum. Siteye ekleyince inceleme yazma gereği duydum. Kitap insanın en temel, en evrensel ve savunmasız duygusunu hedef alıyor. Kayıp karşısında duyulan çaresizlik ve yas. "Ya geri getirebilirsem?" fikrinden yola çıkıyor. Eğer elinizde bir şans olsaydı, sevdiğiniz kişinin geri dönen şeyin ne olduğunu umursamadan mezarını kazar mıydınız? Ben belki de böyle bir kayıp yaşamadığımdan kesin olarak hayır ben yapmazdım dedim. Ama düşündükçe ürperiyorum. Belki de sevdiğim birini geri getirmek isteyebilirdim bu kaybı yaşadıktan sonra. Çünkü ruh halimi kestiremiyorum.
Kitapta çok fazla gotik unsur var mesela Micmac Kızılderili Mezarlığı veya Wendigo efsanesi gibi. Çıkarımım da şu oldu. Bazen ölüm daha hayırlıdır ve doğal döngüyü bozmaya çalışmak, ölümün kendisinden çok daha büyük bir laneti beraberinde getirir. Kitabın özeti ise şu şekilde. Dr. Louis Creed, eşi Rachel, çocukları Eileen (Ellie), Gage ve kedileri Church ile birlikte Chicago’dan Maine’in sakin Ludlow kasabasına taşınır. Ev harikadır ancak daha ilk gün doğanın ve kaderin küçük uyarıları başlar: Gage'i arı sokar, Ellie düşüp dizini kanatır, evin anahtarları kaybolur. Aile, karşı komşuları olan 83 yaşındaki bilge ihtiyar Jud Crandall ile tanışır. Jud, evin tam önünden geçen 15 numaralı karayolunun tehlikesinden bahseder. Bu yol, Orinco gibi dev şirketlerin yüksek süratli kimyasal tankerlerinin geçtiği ve kasabadaki evcil hayvanları yutan bir ölüm tuzağıdır. Jud, Creed ailesini evin arkasındaki ormanlık patikadan geçirerek kasaba çocuklarının yıllardır ölen hayvanlarını gömdüğü, tabelasında yamuk yumuk harflerle "Hayvan Mezarlıgı" (Pet Sematary) yazan mistik yere götürür. Burası Ellie’de ilk kez "ölüm" kavramına dair bir sorgulama ve korku başlatır. Eşi Rachel ise çocukluk travmaları
Hayvan MezarlığıStephen King · Altın Kitaplar · 201914,5bin okunma
Kitabı yıllar önce okumuştum ancak şimdi inceleme yazmak istedim. Romanı okurken en çok sarsan şey, vatanı uğruna kolunu kaybetmiş gazi bir Türk subayının öz vatanında, öz halkı tarafından bir "yabancı" yani bir "Yaban" olarak ilan edilmesi oldu.
Ahmet Celal ne kadar milliyetçiyse, köylü de bir o kadar toprağına ve kendi küçük dünyasına bağlı. Benim bu kitapta gördüğüm en acı gerçek, cephede kazanılan askeri zaferlerin, zihinlerde bir birlik yaratmaya tek başına yetmediğidir. Köylü için Ahmet Celal; gazeteleriyle, felsefesiyle ve idealleriyle onların sömürülme düzenini bozan bir yabancıdan ibaret.
Ahmet Celal suçu sadece köylüye atmayı bırakıp, "Bunun sorumlusu sensin Türk aydını!" diyerek bir özeleştiride bulunuyor. Olayları birinci tekil şahıs ağzından okumak da, karakterin iç dünyasındaki yalnızlığı ve hayal kırıklıklarını çok daha yakından hissetmemi sağladı.
Bence Yaban, sadece 1920'lerin Anadolu'sunu anlatan eski bir roman değil; bugün bile aydın kesim ile halk arasındaki o görünmez duvarları anlamak için dönüp dönüp okunması gereken zamansız bir kitap. Kitap özeti ise şu şekilde.
Ahmet Celal, I. Dünya Savaşı'na yedek subay olarak katılmış ve bu savaşta sağ kolunu kaybetmiş genç bir Türk aydınıdır. Savaş bittikten sonra memleketi olan İstanbul İngilizler tarafından işgal edilince, Ahmet Celal hem ruhen hem de bedenen büyük bir yıkım yaşar. İstanbul'da kalmak istemez. Kendisine hayran olan ve savaşta emir erliğini yapan Mehmet Ali’nin davetini kabul ederek, onun Eskişehir sınırlarındaki Porsuk Çayı kenarında bulunan ücra köyüne yerleşmeye karar verir.
Ancak Ahmet Celal'in hayalindeki fedakar, bağrına basan Anadolu köylüsü imajı, köye adım atar atmaz yerle bir olur. Köylüler onun şehirliliğini, giyimini, konuşmasını ve kopuk kolunu garserler. Ona sevgi ya da saygı
Aslına bakılacak olursa, ahlaksal çökmüşlüğün kokuşmuş soluğunun sindiği güzellik karşısında duyulan acıma duygusu bu türden duyguların en güçlüsüdür. Ahlaksızlık kendi başına da çirkindir, iticidir; ama olanca tertemizliğiyle düşlerimize süzülen güzelliğe bulaşınca büsbütün itici olur.
Bir üçkâğıtçının yüzüne ilahi bir ifade ya da bir ozanın eline muhasebe defteri nasıl yakışmazsa öyle bir uyumsuzlukla sırıtıyordu bu gülümseme de onun yüzünde.