İrade Terbiyesi’ni büyük beklentilerle okumaya başladım. "Kendini disipline etmenin yolları", "iradeni geliştir, hayatın değişsin" gibi büyük vaatlerle karşıma çıktı ama... Okudukça içim daraldı. Çünkü kitap resmen bir asır öncesinin kafasıyla yazılmış ve yer yer fazlasıyla geri kafalı geldi. Yazar Jules Payot, iradeyi överken öyle bir dille konuşuyor ki, sanki insanın başarısızlığı sadece kendi tembelliğinden ibaret. Dış faktörleri, yaşam koşullarını, ruh sağlığını yok sayıyor. Sanki hepimiz yalnızca "çalışırsak" harika insanlar olacağız. Bu yaklaşım bana hem eski hem de biraz acımasız geldi. En rahatsız edici kısımlardan biri ise, kitabın özellikle kadınlara karşı kullandığı ifadelerdi. "Kadınlar duygusal olur, çalışmaya pek yatkın değillerdir" tarzında cümleler, kitabı bitirmekte zorlanmama sebep oldu. Sadece bu yönü bile eserin ne kadar dönemin gerisinde kaldığını açıkça gösteriyor. Kitap, disiplinli yaşamı överken insana yaşam hakkı tanımıyor sanki. Hobi yok, dinlenme yok, duygusal iniş çıkışlar yok. Her şey "çalış, çalış, çalış". Modern psikolojiyle de uzaktan yakından alakası yok. İrade, bugün çok daha karmaşık bir şey: Beyin kimyası, travmalar, çevresel etkiler gibi pek çok faktörle şekilleniyor. Payot’un dünyasında ise bunların hiçbiri yok. Herkes potansiyel tembel ve suçlu. Kitap bazı temel gerçeklere değiniyor olabilir ama o kadar tek taraflı, o kadar katı ki, insanı geliştirmekten çok suçluluk duygusu yüklüyor. Benim için bu kitap ilham verici bir kaynak olmaktan çok, geçmişin katı eğitim anlayışının bir örneği olarak kaldı.