‘Roger Ackroyd Cinayeti’ni Agatha Christie’nin en beğenilen kitabı olması sebebiyle aşırı merak etmiş ve aramaya başlamıştım, birkaç yerde de bulamayınca (online da dahil) daha da hırslanmış ve bulduğum ilk yerde alıp hemen okumaya başladım. Kitabı bitirirken birden çok duyguyu aynı anda hissettiğimi hatta üzüntümün şaşkınlığımı gölgelediğini söylersem abartmış olmam. Bu kadar iyi kurgulanmış, katmanlı ve zekice, her bölüm sonrası bir sonraki sayfayı merakla bekleten bir kitaba ne sıklıkla denk geliyoruz ki?
Hakkını yemek olmasın bundan önce de Agatha Christie’nin birkaç kitabını okumuştum ve onlarda beni gafil avlamıştı ama özelikle böyle farklı bakış açılarına sahip kitaplar okumak beni hep daha çok heyecanlandırır.
Kitaba bir beklentiyle başladığımı ve kesinlikle beklediğim şeyi aldığımı da söylemek isterim. İnsanların bu kitabı neden bu kadar beğendiğini tam olarak anlayabiliyorum.
Kitabı ne kadar çok beğendiğim üzerine yazdığım bu koca paragraf sonrası artık kitabın konusu ve özeti hakkında konuşabiliriz sanırım.
Kitap; King’s Abbot kasabasında yaşayan,zengin ama cimri denilebilecek bir adam olan Roger Ackroyd’un öldürülmesinin haberini gizemli bir telefonla alan Dr. Sheppard’ın, kasabaya yeni taşınmış olan Hercule Poirot isimli eski ve meşhur bir dedektif ile beraber bu gizemi aydınlatma sürecini anlatıyor. Zaten kasabada hali hazırda bir ölüm haberi devam ederken bu cinayet ile de işler iyice karışmaya başlar.
Fernly Malikanesinde bulunan herkes bir cinayet şüphelisi adayıdır ve bazı kişilerin bu cinayet için yeterli sebebi de fırsatı da vardır. Özellikle de Ackroyd’un üvey oğlu Ralph Paton’un ortadan kaybolması tüm şüpheleri üstüne çekmesine neden olur. Ama malikane halkı sırlarını saklamaya devam etmek ister ve Hercule Poirot’nun gerçek için daha çok