Gülüş anne babadan geçen bir şeydir, annen baban gülüyorsa sen de gülersin, onlar gülmüyorsa istediğin kadar içinden gelsin senin yüzüne bir tebessüm lağıyınca oturamaz.
Yani antika bir yemek takımının kaç sofrada kaç kişiyi ağırladığını, sofrada atılan kahkahaların günden güne sönüp sönmediğini yahut akşam yemeklerinin sonsuz bir suskunlukta yenip yenmediğini kim bilebilir ki? Küçük bir cep aynasının örneğin, hep bir güzeli gördüğünü tahmin eder, hafızamızda geçmiş zamanlara ait bir güzelin dolgun yanaklarını, ışıklı gözlerini canlandırırız, çirkinler hiç aynaya bakmıyor, bakınca ağlamıyorlarmış gibi. Tek bir çevirmeli telefonun üstünde dolaşmış parmakların o tuşları heyecanla mı, yılgınlıkla mı, korkuyla mı çevirdikleri kıymetli bir anı değil mi sizce de? Birini özlediğini söylemek için basılan telefon tuşlarıyla, bir hastalığı haber vermek için basılan telefon tuşlarının birbiriyle aynı olmayacağı gerçeğini kabul edersiniz tahmin ederim. Eski bir dikiş makinesinin kaç elbise diktiğini merak etmek yersiz olabilir ama bir terzinin kapısından elinde yeni elbisesiyle çıkmış bir genç kızın peşine takılıp gitmek hayal aleminde, ona bir hikaye yazmak, elinden tutup onu olduğundan başka bir yana çekmek, çoktan sönmüş bir hayatı zihnimizde yeniden yaşatmak mümkün değil mi? ... Sadece eşya gözüyle bakarsan her biri elbette eşya. Ancak hepsinin birinin eline değdiği yahut hiç değmeden, kullanılmadan eskidiği düşünülürse..
Acı çekmek ne demek asıl şimdi anlıyordum. Acı çekmek bayılana dek dayak yemek değildi. Ayaktaki cam kesiğine eczanede dikiş attırmak değildi. Asıl acı, kalbi baştan aşağı sancılara boğan, insana sırrını kimselere anlatmadan ölmeyi arzulatan bir şeydi. Kolları, başı hep dermansız bırakan, yastıkta öbür yana dönme isteğini bile söndüren bir şey.