Mankafa Wilson – İnceleme
Mark Twain’in Mankafa Wilson’ı, ilk bakışta kısa, akıcı ve yer yer mizahi görünen; ama derinine indikçe insanın içine ağır ağır çöken, çok katmanlı bir roman. Bence bu kitabın en güçlü yanı, kimsenin göründüğü gibi olmadığını son derece sarsıcı bir şekilde göstermesi.
Roman boyunca her şey ters yüz oluyor:
“beyaz” olan gerçekten beyaz sayılmıyor,
“köle” olan efendi çıkıyor,
“efendi” olan ahlaken çürümüş birine dönüşüyor,
“mankafa” sanılan kişi ise aslında herkesten daha keskin bir gözlemci, neredeyse çağının ötesinde bir zihin oluyor.
Bu yüzden kitap sadece bir olay örgüsü anlatmıyor; aynı zamanda kimlik, sınıf, ırk, ahlak ve toplumun insanı nasıl etiketlediği üzerine çok güçlü bir sorgulama yapıyor.
Bence romanın en çarpıcı taraflarından biri, iki bebeğin yer değiştirmesiyle başlayan hayatların sadece isimlerle değil, toplumun bakışıyla da şekillenmesi. Aynı beşikten çıkan iki çocuğun kaderi, tenlerindeki görünmeyen “pay” yüzünden bambaşka yönlere savruluyor. Twain burada çok acı bir gerçeği yüzümüze vuruyor:
İnsanların değeri çoğu zaman karakterlerine göre değil, onlara toplumun biçtiği role göre belirleniyor.
Tom karakteri bu açıdan çok sarsıcı. Çünkü onda sürekli bir çelişki var:
Aslında doğuştan “ayrıcalıklı” olması gereken kişi, büyüdüğü düzenin en çirkin taraflarını içine çekmiş oluyor. Korkak, bencil, çıkarcı, yalancı, hatta annesini bile satabilecek kadar yozlaşmış birine dönüşüyor. Buna karşılık toplumun aşağısına itilen öteki tarafta daha fazla vakar, daha fazla insanlık, daha fazla sabır görüyoruz. Yani kitap bize çok net şunu söylüyor:
Asalet kanla değil, karakterle ilgilidir.
Wilson ise romanın bence en etkileyici figürü. Kasaba onu “mankafa” diye küçümsüyor ama aslında o, herkesin gözünün önünde duran gerçeği görebilen tek