İnsan, hayatın özünün ne olduğunun, kendi varlığının ve hayattaki amacının ne olduğunun bilincine her seferinde yeniden varır. Bu sırada hiç kuşkusuz insanlığın biriktirdiği bilgi toplamından da yararlanır; yine de, ahlâksal ve töresel bir bilinçlenme, herkesin hayatının biricik hedefidir ve bu subjektif olarak her seferinde yeniden yaşanır. İnsanoğlu hiç durmadan kendini dünyayla karşılaştırır ve bu dünyayı sahiplenmek için, idealindeki dünyayla bu dünyanın uyumlu olması için yanar tutuşur. Böylesi bir uyumun gerçekleştirilemez olması ve kendi 'Ben'ini yetersiz bulma, insandaki doyumsuzluğun ezeli kaynağıdır.
Söylemek istediğim şey şu: Sanat da, tıpkı bilim gibi dünyayı sahipleniş biçimidir; insanın 'mutlak gerçek' adı verilen şeye doğru yürüdüğü yolda dünyayı tanıma, öğrenme aracıdır.
Ne olursa olsun, şurası çok açık: Satışa çıkarılmış bir mal gibi 'tüketiciye' yönelik bir sanat değilse eğer söz konusu olan, her sanatın amacı, insanın kendisine ve çevresindekilere bu gezegende ne aradıklarını, neden yaşadıklarını, varlık sebeplerinin ne olduğunu açıklamaktır. İsterseniz açıklamak yerine, insanlara bu soruyu sormak, onları bu soruyla yüzleştirmek de diyebiliriz.
Sanatçı, yarattığı eserlerde hayatı kişisel algılarının prizmasında kırar; gerçekliğin en farklı yanlarına ilişkin bir daha tekrarlanamaz, sıra dışı planlar, perspektifler elde edebilmesini de bu sağlar. Sanatta öznelliğe, sanatçının dünyayı algılayışındaki kişisel bakış açısına büyük önem vermeme karşın, durduğum noktanın keyfilik ve anarşiyle bir ilgisi olmadığını belirtmeliyim. Burada belirleyici olan dünya görüşü, ahlâk ve düşünsel bakımdan hedeflenen şey'dir.