Fırat Selçuk Ceyhan

Dionysosçu güçlerin, yaşantıladığımız gibi böyle delidolu yükseldikleri yerde, Apollon’un da, bir buluta gizlenerek yanımıza inmiş olması gerekir; onun bereketli güzellik etkilerine elbette bizden sonraki kuşak bakacaktır. Ama her birey bu etkinin zorunlu olduğunu, en keskin bir biçimde, düşte bile olsa kadim Helence bir varoluşa geri götürüldüğünü hissettiğinde, sezgisel olarak duyumsayacaktır: yüksek İon sütunlu revaklarda dolaşarak, bakışlarını temiz ve soylu çizgilerle kesilmiş bir ufka doğru kaldırarak; yanında, ışıldayan mermerde kendi yücelmiş figürünün yansımaları; etrafında, vakur yürüyen ya da narince devinen insanlar, uyumlu çıkan seslerle ve ritmik jest diliyle -güzelliğin bu sürekli akışında elini Apollon’a uzatıp seslenmesi gerekmeyecek midir: “Mutlu Helen halkı! Nasıl da büyük olmalı aranızdaki Dionysos, dithyrambik çılgınlığınızı iyileştirmek için Delfoi tanrısı böylesi büyülere gerek duyduğuna göre!” - Bu ruh hali içindeki birine yaşlı bir Atinalı, ona Aiskhylos’un yüce gözüyle bakarak, şu yanıtı verebilirdi: “Şunu da söyle ama, ey tuhaf yabancı: ne kadar çok acı çekmesi gerekmişti bu halkın, bu kadar güzel olabilmek için! Hadi, şimdi peşimden tragedyaya gel ve benimle birlikte iki tanrının tapınağına da kurban ver!”
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Reklam
Yunan tragedyasının ölümüyle birlikte, her yerde derinden duyumsanan olağanüstü büyük bir boşluk doğmuştur; Tiberius zamanında Yunan gemicilerinin “büyük Pan öldü” diye sarsıcı bir çığlık duymaları gibi şimdi de Helen dünyası üzerinde acılı bir yakınma gibi çınlamıştı şu çığlık: “Tragedya öldü! Şiir sanatı da onunla birlikte yitip gitti! Defolun gidin siz de sararıp solmuş, bir deri bir kemik kalmış taklitçiler! Gidin Hades’in dibine, gidin de doya doya yiyin orada, eski ustanın kırıntılarını!”
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Yunan tragedyasının Apolloncu bölümünde, diyalogda yüzeye çıkan her şey basit, saydam, güzel görünür. Bu anlamda diyalog Helen’in suretidir; Helen’in doğası ise dansta açıklanır, çünkü dansta en büyük enerji yalnızca potansiyel olarak vardır ama devinimin kıvraklığında ve bolluğunda kendini belli eder. Böylece Sophokles’in kahramanlarının dili, Apolloncu kesinliği ve açıklığıyla şaşırtır bizi; öyle ki onların özlerinin en içteki temelini gördüğümüz sanısına kapılır, temele inen yolun bu kadar kısa oluşuna şaşırırız. Ama, kahramanın yüzeye çıkan ve belirginleşen aslında karanlık bir duvarın üzerinde oturtulmuş fotoğraftan, yani bütünüyle görünüşten başla bir şey olmayan karakterini bir kenara bırakalım şöyle; bu parlak görüntülerde kendini yansıtan mitosa nüfuz edersek çok bilinen optik bir fenomenin tam tersi yönde gerçekleşen bir fenomeni yaşantılarız birdenbire. Güneşe çıplak gözle bakmak için güçlü bir denemede bulunduğumuzda gözümüz kamaşmış bir halde başımızı çevirdiğimizde koyu renkli lekeler adeta ilaç gibi dururlar gözlerimizin önünde: Sophokles’in kahramanlarının ışıklı görüntüleri, kısacası maskenin Apolloncu yönü de bu olayın tam tersine, doğanın içteki ve korkunç yüzüne bir bakışın zorunlu ürünleridir, korkunç geceden sakatlanmış bakışı iyileştirmek için ışıklı lekelerdir adeta. Ancak bu anlamda inanabiliriz, ciddi ve anlamlı “Yunan neşesi” kavramını doğru anladığımıza; ne var ki, günümüzün tüm yollarındaki ve geçitlerindeki, tehlikeden uzak bir keyif durumunda bu neşeliliğin yanlış anlaşılmış kavramına rastlıyoruz.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Yeni çağımızın satiri ve kırsal çobanı, başlangıçsal olana ve doğal olana duyulan özlemin çocuklarıdır; nasıl da sıkı sıkıya ve korkusuzca tutmuştu Yunanlı, kendi orman insanlarını; nasıl da utangaç ve korkakça duraksıyordu modern insan, nazikçe flüt çalan yumuşak huylu çobanın tatlı dilli görüntüsü karşısında! Üzerinde henüz içine zorla sokulmadığı doğa - bunu görmüştü satirinde Yunanlı ve bu yüzden henüz maymunla örtüştürmemişti onu. Tam tersine: satir insanın ilk imgesiydi, en yüce ve en güçlü heyecanlarının anlatımıydı; tanrının yakınlığından büyülenmiş coşkulu esrikti; tanrının acılarının onda yinelendiği, birlikte acı çeken yoldaştı; doğanın en derin bağrından çıkmış bilgelik bildiricisiydi; Yunanlının saygılı bir şaşkınlıkla izlemeye alışkın olduğu, doğanın cinsel açıdan her şeye gücü yeten simgesiydi. Satir ulu ve tanrısal bir şeydi: özellikle Dionysosçu insanların acıyla kırılmış bakışına böyle görünmesi gerekiyordu. Süslü, yalancı çoban incitirdi onu: doğanın örtülmemiş ve körelmemiş muhteşem el yazılarına takılırdı gözü, yüce bir doyum içinde; burada kültürün yanılsaması silinmişti ilki imgesinden, burada gerçek insan, tanrısına alkış tutan sakallı satir çıkmıştır ortaya. Onun karşısında düzmece bir karikatüre dönerdi kültür insanı.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Yunanlılarda “istenç”, dehayı ve sanat dünyasını yücelterek kendi kendisine bakmak istemişti; kendini yüceltebilmesi için, yarattıklarının da yüceltilmeye değer olduklarını duyumsamaları gerekiyordu, kendilerini daha üst bir alanda yeniden görmeleri ve bu mükemmel görüş dünyasının bir buyruk ya da suçlama etkisi bulunmaması gerekiyordu. Kendi ayna görüntülerini, Olymposluları gördükleri güzellik alanıydı bu. Helen “istenci”, sanatsal yeteneğin bağlılaşığı olan acı çekme yeteneğine ve acı çekme bilgeliğine karşı, bu güzellik yansıtmasıyla savaştı: zaferinin anıtı olarak da Homeros duruyor karşımızda, naif sanatçı.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları