Fırat Selçuk Ceyhan

Varoluşun, yaşamı sürdürmeye ayartan bir bütünlenişi ve tamamlanışı olarak sanata yaşam veren aynı dürtü, Helen “istenci”nin kendisine ululayıcı bir ayna tuttuğu Olmypos dünyasını da yaratmıştır. Böylece tanrılar, kendileri de aynısını yaşayarak haklı çıkarırlar insan yaşamını- tek başına yeterli bir tanrı savunusu! Böylesi tanrıların parlak güneşi altındaki varoluş, ulaşılmaya değer bir varoluş olarak duyumsanır ve Homeros’un insanlarının asıl sancısı bu varoluştan ayrılmaya ilişkindir; özellikle de hemen ayrılmaya: öyle ki şimdi onlar hakkında, Silenos’un bilgeliği tersyüz edilerek şöyle söylenebilir: “Onlar için en kötü şey hemen ölmektir, ikinci en kötü şey ise ölmektir.”
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Der ki eski bir efsane, Kral Midas bilge Silenos’u, Dionysos’un eşlikçisini, uzunca bir süre ormanda kovalamış ama yakalayamamış. Nihayet, bir gün eline düştüğünde sormuş Silenos’a kral, insanlar için en iyi ve en mükemmel şeyin ne olduğunu. Kaskatı ve kıpırtısız durarak susmuş daimon, kral tarafından zorlanıncaya kadar; sonunda kulakları çınlatan bir kahkahayla birlikte şu sözler dökülmüş ağzından: “Zavallı, bir günlük ömürlü tür, rastlantının ve kederin çocukları, duymamanın senin için en hayırlısı olduğu şeyi söylemeye niye zorlarsın beni? En iyi şey senin için tamamen ulaşılmazdır: doğmamış olmak, var olmamak, hiç olmak. En iyi ikinci şey ise senin içindir- en kısa zamanda ölmek.”
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Dionysos’un büyüsüyle yalnızca insanla insan arasındaki bağ yeniden kurulmuş olmaz: yabancılaşmış, düşman ya da boyunduruk altına alınmış doğa da, kaybolmuş oğluyla, insanla barışma şenliğini kutlar yeniden. Yeryüzü gönüllü olarak sunar armağanlarını, barış içinde yakınlaşırlar birbirlerine, kayaların ve çöllerin yırtıcı hayvanları. Çiçekler ve çelenklerle dolup taşmıştır Dionysos’un arabası: onun boyunduruğu altında ilerler panterler ve kaplanlar. Kişi, Beethoven’in “Neşe”ye övgü şarkısını bir tabloya dönüştürür, hayalinde de milyonların huşu içinde yere kapandıklarını canlandırırsa: işte ancak böyle yakınlaşabilir. Dionysosçu olana.
Ya kadim insanların ve hakların ilahilerde sözünü ettikleri uyuşturucu içkinin etkisiyle, ya da tüm doğaya zevkle nüfuz eden ilkbaharın muazzam yakınlaşması sayesinde uyanır Dionysosçu heyecanlar; bu heyecanların artışıyla, öznel olan tam bir kendini unutmuşluk içinde yitip gider. Ortaçağ Almanyası’nda da aynı Dionysosçu gücün etkisinde sayıları giderek artan kalabalıklar, şarkı söyleyerek ve dans ederek bir yerden bir yere dolaşıp dururlardı: bu Sankt-Johann ve Sankt-Veit dansçılarında Yunanlıların, geçmişleri Küçük Asya’ya, Babil’e ve Sakae orjilerine dayanan Bakkha korolarını görüyoruz. Deneyimsizlikleri ya da kalın kafalılıkları yüzünden, bu tür görüngülere “halkın hastalıkları” sözüyle bakıp alay ederek ya da kendilerinin sağlıklı oldukları duygusuyla üzülerek, yüz çeviren insanlar vardır: bu zavallılar, Dionysosçu estiklerim kor gibi yanan yaşamı önlerinden gürül gürül geçtiğinde, kendilerinin “sağlığının” ne denli ceset rengi ve hortlak gibi göründüğünün farkında bile değiller açıkçası.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
-Bazen kendi kendime Kızılderililerin, Güney Afrika’daki Boşimanların ya da Avustralya Yerlilerinin felsefesinin bizimkinden üstün olduğunu düşündüğüm oluyor… -Hangi bakımdan? -İlk Avrupalı kolonlar Avustralya’ya geldiklerinde Yerlilere sormuşlar: “ Kime ait bu toprak?” Yerliler bu soruya cevap vermemişler: Onlara göre toprağın sahibi yokmuş. Bu kültürde insanlar toprağa aittirler ve tıpkı hayvanlar gibi ağaçlar gibi onun ayrılmaz bir parçasıdırlar.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları