Şöyle bir düşündüm de, edebiyat, sanat ve düşün tarihinin hastalıklara ve hastalıklılara neler borçlu olduğunu bir kere daha anladım. Belleğimde taradığım yazarların yarısı hastalıklı idiler. Dostoyevski’yi alalım örneğin. Onu, bütün öbür yazarlara kıyasla, bunca derin boyutlu yapan ne kültürü nede bilgisi idi. Dehasını, geçirdiği sara nöbetlerinin şokuna borçluydu. O büyük sarsıntıdan sonraki huzura ulaşınca sıradan ölümlülerin erişemediği aşırı bir duygululuk, olağan üstü bir seziş ve özdeşleşme yetisine varmış oluyordu. Sara yanında veremin incelttiği, oldurduğu duyarlılıklarda var. Edebiyat ve düşün tarihinin ünlü verimlileri arasında aklıma hemen şuanda geliverenler filozof Spinoza, komedi ustası Moliere, hikaye ve oyun yazarı Çehov, romancı Kafka oluyor.Yaşamlarının bir döneminde bu hastalıkla tanışan Thomas Mann ve Andre Gide de iki şaheserlerini ( sihirli dağ, L’immoraliste) vereme borçlular. Frengi bir başka kırbaç olmuş başka yazarlara. Akla başta Nietzsche geliyor. Arkasından Strindberg, Maupassant. Beyni aşırı işleten bu öldürücü doping, ilkin onları şaheserlere vardırmış; ama sonunda öcünü alıp fena vurmuş. Verdiği dehayı kıskanıp geri alır gibi örneğin Nietzsche’yi yıllar yılı bitkisel yaşama mahkum etmiş. O parlak dehayı donuk bakışlı bir zavallı yapıp bırakmış. İkiside genç yaşta canına kıyan Vladimir Mayakovski ile Attila Jozsef’in resimlerini gördünüz mü? Bakışları şizofren bakışlarıdır. Ama biri Rusya’nın, öbürü Macaristan’ın iki şiir dehasıdır. Homeros be Beethoven örneklerini alalım. Biri âmâ, öbürü sağırdı. Ama bir hassalarının eksisini beyinleri kendilerine artı hale getirebiliyordu.