“ Bu da ne ? Düşüyor muyum ? Bacaklarım tutmuyor,” diye düşündü ve sırtüstü düştü. Fransızlarla topçu arasındaki mücadalenin nasıl sonlandığını görme ümidiyle , topçunun ölüp ölmediğini , topların kurtarıldığını mı yoksa düşmanın eline mi geçtiğini öğrenme isteğiyle gözlerini açtı. Ama hiçbir şey görmedi. Üstünde artık gökyüzünden , yüksek , açık olmayan ama yine de ölçülemeyecek kadar yüksek , gri bulutların sessizce , ağır ağır ilerlediği gökyüzünden başka bir şey yoktu. Prens Andrey , “ Ne kadar sessiz , sakin ve görkemli , koştuğum zamanki gibi değil,” diye düşünüyordu, “Koştuğumuz , bağrıştığımız, dövüştüğümüz zamanki gibi de değil ; Fransızla topçunun öfkeli , korku dolu yüzlerle tomarı çekiştirdileri zamanki gibi hiç değil , bulutlar bu yüksek , sonsuz gökyüzünde hiç de o zamanlarlardaki gibi ilerlemiyor. Bu yüksek gökyüzünü nasıl olmuş da daha önce hiç görmemişim? Onu nihayet fark edebildiğim için ne kadar şanslıyım. Evet! Bu sonsuz gökyüzünden başka her şey boş , her şey yalan. Ondan başka hiçbir şey , hiçbir şey yok. Hatta o bile yok , sessizlikten , sakinlikten başka hiçbir şey yok. Tanrı’ya şükür!...”